DİNİ BİLGİLER

  • Siyer-i Nebi Soru ve Cevaplar

    Soru 1: Hz Muhammed hangi tarihte ve nerede dünyaya gelmiştir?
    Cevap: 20 Nisan 571 Pazartesi günü Mekke’de

    Soru 2: Babası Abdulmuttalib tarafından kurban edilmek istenen, evlenmesinin hemen ardından ticaret amacıyla Suriye’ye giden ve dönüş yolunda rahatsızlanıp henüz on sekiz yaşında Medine’de vefat eden, sevgili peygamberimizin babasının adı nedir?
    Cevap: Abdullah b. Abdulmuttalib

    Soru 3: Kureyş kabilesinin Zühreoğulları kolundan olup, Haşimoğullarından Abdullah b. Abdulmuttalib’le evlenen, kocasının vefatından sonra yetim doğan çocuğuna Muhammed ismini veren, oğluyla birlikte kocasının mezarını ziyaret etmek maksadıyla gittiği Medine’den dönüşünde Ebva kasabasında vefat eden, Allah Rasûlünün sevgili annesinin adı nedir?
    Cevap: Âmine binti Vehb

    Soru 4: Annesi Âmine, Hz. Muhammed’i bir süre emzirmiştir. Daha sonra, Ebu Leheb’in cariyelerinden birisi Hz. Peygamberi emzirmiştir. Bu kadın ayrıca Hz. Hamza’yı ve Medine’ye hicret eden ilk sahabîlerden olan Ebu Seleme’yi de emzirmiştir. Bu cariyenin adı nedir?
    Cevap: Süveybe

    Soru 5: Mekkeliler, çocuklarını; çölün sağlıklı havasında büyümeleri ve Arapça’yı güzel konuşabilmeleri için sütanneye verirlerdi. Abdulmuttalib, torunu Hz. Muhammed’i, Hevazin kabilesinin Sa’d b. Bekiroğulları kolundan bir kadına vermiştir. Peygamberimizin yıllarca yanında kaldığı, evine bolluk ve neşe kattığı bu kadının adı nedir?
    Cevap: Halime binti Ebu Zueyb

    Soru 6: Annesinin vefatından sonra Peygamberimiz, Kureyş kabilesinin lideri olan dedesinin himayesinde kaldı. Dedesi torununu hiçbir kimseye göstermediği sevgi ve merhametle büyütmüş, Daru’n-Nedve’deki toplantılarda dahi torununu yanından ayırmamıştır. Kaybolan zemzem kuyusunu da ortaya çıkaran, Hz. Peygamberin dedesinin adı nedir?
    Cevap: Abdulmuttalib b. Haşim

    Soru 7: Abdulmuttalib vefat etmeden birkaç gün önce, torunu Hz. Muhammed’i kime bırakacağını düşünmüş, Hz. Peygamberin babası Abdullah ile öz kardeş olan oğluna torununu vasiyet etmiştir. Hz. Peygamberi ölünceye kadar yalnız bırakmayan amcasının adı nedir?
    Cevap: Ebu Talib b. Abdulmuttalib

    Soru 8: Allah’ın Rasûlü henüz küçük bir çocukken ona, Ebu Talib’in hanımı ve Hz. Ali’nin annesi olan yüce bir kadın annelik etmiştir. Bu kadın vefat ettiğinde Hz. Peygamber onun cenaze namazını kıldırmış, kendi elbisesiyle kefenlemiş ve ardından gözyaşları dökmüştür. Hz. Peygamberin “annem” diyerek hitap ettiği ve cennetle müjdelediği bu mübarek kadının adı nedir?
    Cevap: Hz Fatıma binti Esed

    Soru 9: Hz. peygamberin, amcası Ebu Talib’le çıktığı Busra seyahati sırasında görüştüğü rivayet edilen rahibin adı nedir?
    Cevap: Bahira

    Soru 10: Hz. Peygamber, kalabalık bir ailesi olan Ebu Talib’e yardım etmek amacıyla çocuk yaşta olmasına rağmen çalışmaya başlamıştır. Hz. Peygamberin daha sonraki yıllarda her peygamberin mutlaka yaptığını söylediği ve Mekke vadilerinde icra ettiği mesleğin adı nedir?
    Cevap: Çobanlık

    Soru 11: Hz. Peygamberin gençlik döneminde amcalarıyla birlikte katılıp fiilen savaşmadığı, Haram aylarda yapılan savaşlara ne ad verilir?
    Cevap: Ficar Savaşları

    Soru 12: Mekke’ye gelen misafirleri, zulme uğrayan mazlumları ve tüccarları korumak amacıyla Hz. Peygamberin amcası Zübeyr’in liderliğinde ve Abdullah b. Cüd’an’ın evinde kurulan ve Hz Muhammed ‘in de yirmi yaşlarındayken katıldığı cemiyetin adı nedir?
    Cevap: Hılfu’l-fudûl

    Soru 13: Hz. Peygamber geçimini sağlamak amacıyla ticarete atılmıştır. Bu amaçla Hubaşe panayırına, birkaç kez Yemen’e, Doğu Arabistan’a hatta Habeşistan’a gitmiştir. Hz. Peygamber ilk ticari faaliyetleri sırasında hangi amcasıyla kervanlara katılmıştır?
    Cevap: Zübeyr b. Abdulmuttalib

    Soru 14: Hz. Peygamber kaç yaşında ve kiminle evlenmiştir?
    Cevap: 25 yaşında Hz. Hatice binti Huveylid ile

    Soru 15: Hz. Peygamberin Hz. Hatice’den altı çocuğu olmuştur. Bunlardan dördü kız olup isimleri Hz. Zeyneb, Hz. Rukiyye, Hz. Ümmü Gülsüm ve Hz. Fatıma’dır. Hz. Peygamberin iki oğlunun ismi nedir?
    Cevap: Hz. Kasım ve Hz. Abdullah

    Soru 16: Kureyşliler, Kâbe’nin tamiri sırasında bir ara anlaşmazlığa düşmüş ve savaşacak noktaya kadar gelmişlerdir. Kureyş kabilesi hangi taşın kaldırılması ve yerine konması hususunda anlaşmazlığa düşmüştür?
    Cevap: Haceru’l-Esved

    Soru 17: Hz. Muhammed’e ilk vahiy hangi tarihte ve nerede gelmiştir?
    Cevap: 610 Ramazan ayında Hira mağarasında

    Soru 18: Hz. Peygamber’e gelen ilk vahiy hangi surenin ilk beş ayetidir?
    Cevap: Alâk suresi

    Soru 19: Hz. Peygamber ilk vahyi aldığında büyük bir korkuya kapılmış, hanımı Hz. Hatice onu teselli etmiş ve amcaoğlunun yanına götürmüştür. Hz. Peygamberin başından geçenleri dinleyen kişi, O’na gelenin Hz. Musa’ya gelen Namusu Ekber( Cebrail ) olduğunu, kavminin onu yalanlayacağını ve yurdundan sürgün edeceğini bildirmiştir. Bu olaydan kısa bir sure sonra vefat eden bu kimsenin adı nedir?
    Cevap: Varaka b. Nevfel

    Soru 20: İlk vahiyden sonra bir süre Hz. Peygambere vahiy gelmemiştir. Hz. Peygamber bu duruma çok üzülmüş ve Rabb’inin kendisini terk ettiği endişesine kapılmıştır. Hz. Peygamberin sabrının ve vahye olan iştiyakının iyice kuvvetlendiği bu dönem Müddessir suresinin ilk ayetlerinin inmesiyle sona ermiştir. Bu döneme ne ad verilir?
    Cevap: Fetretü’l-Vahy

    Soru 21: İslam’ın ilk emri namazdır. İlk vahyin hemen ardından, Cebrail Hz. Peygambere abdest almayı ve namaz kılmayı öğretmiştir. Hz. Peygamberle aynı gün namaza başlayan ilk müslüman kimdir?
    Cevap: Hz. Hatice

    Soru 22: Ebu Talib’in maddi durumu iyice kötüleştiğinde Hz. Peygamber ve Hz. Abbas onun çocuklarından birer tanesini yanlarına almışlardır. Beş yaşındayken Hz. Peygamberin evine gelen, Hz. Peygamber tarafından büyütülen, on yaşındayken müslüman olan, ileriki yıllarda Hz. Peygamberin damadı, Hz.Fatıma’nın eşi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in babası olan, Allah’ın aslanı lakaplı büyük sahabî kimdir?
    Cevap: Hz. Ali b. Ebi Talib

    Soru 23: Küçük bir çocukken bir baskın sırasında esir düşmüş ve köle pazarlarında satılmıştır. Hz. Hatice tarafından Hz. Muhammed’e hediye edilmiştir. Babası ve amcası onun izini bulup Hz. Peygamberden çocuğun kendilerine verilmesini talep etmişlerdir. Ancak o, Hz. Peygamberin yanında kalmayı tercih etmiştir. Davet edilir edilmez müslüman olan, Hz. Peygamberin Taif seyahatinde yanında olup onu atılan taşlardan koruyan, Efendimizin ordularının komutanı olup, Mute Savaşında şehit düşen, Hz Peygamberin ardından hıçkıra hıçkıra ağladığı rivayet edilen, soranlara “ bu sevgilinin sevdiğine duyduğu özlemdir” buyurarak en çok sevdiği insan olarak tarif ettiği yüce sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Zeyd b. Harise

    Soru 24: O, cahiliyye devrinde de Hz. Peygamberin en yakın dostuydu. Ömründe hiçbir zaman putlara tapmamıştır. Hiç kimsenin müslüman oluşu, onun müslüman oluşu kadar Hz. Peygamberi sevindirmemiştir. Cahiliyye devrinde kazandığı tüm serveti İslam yolunda harcamıştır. İşkence altındaki köle ve cariyeleri satın alıp hürriyetine kavuşturmuş, Cenab-ı Hak, Leyl Suresi başta olmak üzere birçok surede onu övmüştür. Mağaradaki iki kişiden birisi o idi. İlk müslümanlardan birçoğu onun davetiyle müslüman oldu. Hz Peygamberin vefatından sonra halife olan ve bütün yalancı peygamberleri yok ederek İslam’ı hâkim kılan, Hz. Peygamberin kayınpederi de olan yüce sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Ebu Bekir

    Soru 25: Müslüman olduğunu açıkça ilan eden yedi kişi vardı. Bunlardan bir tanesinin hiçbir koruyucusu yoktu. Efendisi Umeyye b. Halef onu İslam’dan döndürmek için günlerce aç bıraktı, boynuna bir ip geçirip Mekke sokaklarında sürükledi. Mekke’nin dışındaki çöllerde çırılçıplak yere yatırıp üzerine kayalar koydurdu. Ama o, Kureyşlilerin tüm baskılarına rağmen dininden dönmedi. Onun “ehad” sözü tüm mazlumların sloganı oldu. İslam’ın ilk müezzini olan, Medine’de, Mekke’de ve Kudüs’te ilk ezanı okuyan sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Bilal bin RebahSoru

    26: Müslümanların sayısı artmaya başlayınca Hz. Peygamber, Erkam b. Ebi’l Erkam’ın Safa tepesi yakınındaki evini merkez edinmiş, insanları bu evde İslam’a davet etmiştir. Müslümanlar ibadetlerini bu evde yapmış ve dinlerini bu evde öğrenmişlerdir. Bu evin adı nedir?
    Cevap: Daru’l-Erkam

    Soru 27: Hz. Peygamber, “En yakın akrabalarını uyar” ayetinin inmesi üzerine akrabalarına bir yemek verdi ve onları İslam’a davet etti. Gerek bu davet sırasında ve gerekse daha sonraki dönemlerde, amcalarından bir tanesi onun en şiddetli düşmanları arasında yer aldı. Hakkında Tebbet Suresinin indiği bu kişinin adı nedir?
    Cevap: Ebu Leheb

    Soru 28: Hz. Peygamberin kapı komşusu olup, geçtiği yollara ve kapısına dikenler ve pislikler atmış, kocası Ebu Leheb’i de yeğeni Hz. Muhammed’e karşı kışkırtmıştır. Oğulları Utbe ve Uteybe’nin Hz. Peygamberin kızlarıyla olan nişanlarını bozduran ve onları Hz. Peygambere hakaret ettirten, Kur’an’ın ‘‘Hammalete’l- Hattab’’ diye vasıflandırdığı kadının adı nedir?
    Cevap: Ümmü Cemil

    Soru 29: Hz. Peygamberin en şiddetli düşmanıydı. Alâk sûresinde anlatılan ve Hz. Peygamberi namaz kılmaktan menetmeye çalışan kimse odur. İslam’ın ilk şehitleri olan Hz. Sümeyye ve Hz. Yasir’i o öldürmüştür. Hz. Peygamber onu ‘‘bu ümmetin firavunu’’ olarak tarif etmiştir. Bedir Savaşında öldürülen bu İslam düşmanının adı nedir?
    Cevap: Ebu Cehil Amr b. Hişam

    Soru 30: Nübüvvetin altıncı yılında, Ebu Cehil ve arkadaşlarının Rasulullaha ettiği hakaretleri duyan bir cariyenin, durumu bildirmesiyle hiddetlenen ve Kâbe’deki Ebu Cehil’in başına elindeki yay ile vurarak müslüman olan, Allah ve Rasulünün aslanı olup savaşlarda büyük kahramanlıklar gösteren bir sahabidir. Uhud Savaşında arkasından atılan bir mızrakla şehit edilen ve Hz. Peygamberin günlerce ardından gözyaşı döktüğü amcası ve arkadaşının adı nedir?
    Cevap: Hz. Hamza b. Abdulmuttalib

    Soru 31: Hz. Peygamberin arkasından kaş göz hareketleriyle alay eden, hakkında Hümeze Suresinin indiği rivayet edilen, Hz. Bilâl’e dayanılmaz işkenceler yapıp, Bedir Savaşında da Hz. Bilâl tarafından öldürülen müşrik liderin adı nedir?
    Cevap: Ümeyye b. Halef

    Soru 32: Müslümanlar, İslam’ın ilk yıllarında müslüman olduklarını gizliyor, namazlarını kilitli kapılar ardında ya da şehrin çevresindeki vadilerde kılıyorlardı. Müslümanlar ve müşrikler arasındaki ilk çatışma namaz sebebiyle olmuş, iki taraf arasındaki ilk kan bu sebeple dökülmüştür. Fırlattığı deve kemiğiyle bir müşriğin yaralanmasına sebep olan sahabinin adı nedir?
    Cevap: Sâd b. Ebi Vakkas

    Soru 33: İslamın ilk günlerinde müslüman olan ve henüz hayattayken Cennetle müjdelenen sahabilerdendir. Peygamberimizle birlikte tüm seferlere katılmış, Bedir Savaşında Peygamberimizi öldürmeye çalışan öz babasını öldürerek İslam yolunda nelerden vazgeçebileceğini göstermiştir. Hz. Ebubekir döneminde Suriye cephesi komutanlığı yapan bu sahabi ‘‘ Hz. Peygamberin Emini’’ olarak tanınmaktadır. Bu sahabinin adı nedir?
    Cevap: Ebu Ubeyde bin Cerrah

    Soru 34: Halid b. Velid’in babasıdır. Kureyş kabilesinin en zenginlerindendi. Hatta Kureyşliler: “ Bu Kur’an neden Taif lideri Urve b. Mesud’a ya da ona indirilmedi de bir çobana indirildi” diyerek Mekke’deki konumunu dile getirmişlerdir. Bir ara müslüman olmayı düşünmüş ancak Ebu Cehil’in baskısı ve tahrikleri nedeniyle bundan vazgeçip, İslam’a muhalefetini sürdürmüştür. Hac mevsiminde Mekke’ye gelen ziyaretçilere, onun teklifiyle Hz. Muhammed’in sihirbaz olduğu haberleri yayılmıştır. Müddessir Sûresi onun bu düşmanlığını ve akıbetini açıklamaktadır. Kureyşin bu liderinin adı nedir?
    Cevap: Velid bin Muğire

    Soru 35: Hz. Peygamberin kapı komşusu olup ona en fazla işkence edenlerden biriydi. Kâbe’de namaz kılmakta olan Hz. Peygamber secdeye vardığında saldırmış ve Efendimizi boğmaya çalışmıştır. Hz. Peygamberi boğulmaktan son anda “Rabb’im Allah’tır dediği için mi bir insanı öldürüyorsunuz?” diyerek yetişen Hz. Ebu Bekir kurtarmıştır. Bedir Savaşında öldürülen bu müşriğin adı nedir?
    Cevap: Ukbe b. Ebi Muayt

    Soru 36: İran da tıp tahsili yapmıştır. İran hükümdarlarının, Rüstem’in ve İsfendiyar’ın hikâyelerini anlatarak insanların Kur’an-ı Kerim’i dinlemelerine engel olmaya çalışırdı. Kur’an’ın önceki kavimlere ait masallardan ibaret olduğunu söylerdi. Yahudi bilginlerine gider onlardan öğrendikleriyle Hz Peygamberi sıkıştırmaya çalışırdı. Kalem Sûresinin 15–16. ayetleri onun hakkında nazil olmuştur. Bedir Savaşında öldürülen bu müşrik liderin adı nedir?
    Cevap: Nadr b. Haris

    Soru 37: Gıfar kabilesinden olup Hz. Peygamberin davetini işitir işitmez Mekke’ye geldi. Peygamberimizle görüşerek müslüman oldu ve imanını tüm Kureyşin karşısında ilan etti. Öldüresiye dayak yiyen bu sahabi ertesi gün yine Kâbe’nin yanında Kelime-i şehadeti tekrarladı ve işkencelere maruz kaldı. Efendimizin (as) hakkında “ O yalnız gezer, yalnız yaşar ve yalnız ölür” buyurduğu sahabi’nin adı nedir?
    Cevap: Hz. Ebu Zer el-Gıfari

    Soru 38: Allah Rasulünden sonra Mekke’de Kur’an-ı Kerim’i yüksek sesle okuyan ilk sahabidir. Rahman suresi nazil olduğunda müslümanlar bu sûreyi Kureyşlilere okumak istemişler ve bu görevi hiçbir koruması ve gücü olmayan bu sahabi üstlenmiştir. Görevini başarıyla yerine getiren bu sahabi şiddetli işkencelere maruz kalmıştır. Bedir Savaşında Ebu Cehil’i öldürmek ona nasip olmuştur. Kur’an-ı Kerim’i güzel okumasıyla Hz. Peygamberi gözyaşlarına boğan bu sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Abdullah b. Mesud

    Soru 39: Müslüman olduğunu hiç kimseden çekinmeden ilan eden yedi müslümandan birisiydi. Ebu Cehil onun dinden dönmesi için her türlü baskıyı ve işkenceyi uyguladı. Bir akşam, ayaklarını bir deveye kollarını bir başka deveye bağlayarak onu parçalamakla tehdit ederek İslam’dan dönmesini teklif etti. O yine dininden dönmeyeceğini sert bir şekilde tekrarlayınca Ebu Cehil tarafından mızrakla şehit edildi. İslam’ın ilk şehidi olan hanım sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Sümeyye

    Soru 40: İslam’dan dönmesi için müşrikler tarafından düz bir yerde yanmakta olan ateşin üzerine sırt üstü yatırılan ama yine de dininden vazgeçmeyen sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Habbab b.Eret

    Soru 41: Müşriklerin müslümanlara uyguladıkları işkencelerin dayanılmaz boyutlara ulaşması üzerine Hz. Peygamber arkadaşlarına hicret etmeleri için izin verdi. Müslümanlar ilk hicretlerini nereye yaptılar?
    Cevap: Habeşistan’a

    Soru 42: Müslümanların Habeşistan’a hicret etmeleri Habeşistan’la ticari ilişkileri olan Kureyş’i rahatsız etti. Zira bu durum İslam’a yeni bir kıtada yaşama ve yayılma imkânı sağlıyordu. Bu sebeple Mekkeliler, bir elçiyi zengin hediyelerle Habeşistan Hükümdarı Necaşi Eshame’ye gönderdiler. Müslümanları geri getirmek üzere yola çıkan bu elçilerin karşısında Habeşistan Necaşisine, İslam’ı, cahiliyyeyi, İslam’ın Hz İsa’ya bakışını en güzel bir şekilde anlatan sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Cafer b. Ebi Talib

    Soru 43: Kureyş’in liderlerinden Velid b. Muğire’nin himayesinde olan sahabi, rahat bir yaşam sürmekteyken diğer müslümanların işkenceler altında yaşamasından üzüntü duymuş ve Velid b. Muğire’nin himayesini terk ederek işkencelerle dolu bir hayata adım atmıştır. Medine’de vefat eden ilk muhacir olan bu sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz.Osman b. Ma’zun

    Soru 44: Bir gün peygamberimiz ve arkadaşları Daru’l-Erkam’dan çıktılar ve Mescidi Haram’a geldiler. Müslümanlardan bir tanesi ayağa kalktı ve halkı Allah ve Rasulüne iman etmeye çağırdı. Müşrikler en başta bu sahabi olmak üzere tüm mü’minleri dövmeye başladılar. Hatta Utbe b. Rebia adlı müşrik, demir ayakkabılarıyla bu sahabinin yüzünü yara bere içinde bıraktı. Kendinden geçen ve öleceği zannedilen bu sahabi, akşam vakti gözlerini açtı. İlk iş olarak Rasulüllahın halini sordu. Bu mübarek sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Ebu Bekir

    Soru 45: O, Allah Rasulünün en şiddetli düşmanlarından birisiydi. Bir gün Hz. Peygamberi öldürmek amacıyla yola çıkmış ancak yolda kız kardeşi ve eniştesinin müslüman olduğu haberini almıştı. Eniştesi ve kız kardeşini dövmeye başladığında kardeşi Fatıma gayet kararlı bir şekilde iman ettiklerini ve asla bundan vazgeçmeyeceklerini söyleyince şaşkına döndü. Gerek kız kardeşinin tavrından ve gerekse de evlerinde okunan Taha Suresinden oldukça etkilendi. Hemen Daru’l-Erkam’a gitti ve müslüman oldu. O, Daru’l-Erkam’da müslüman olan son sahabiydi. Müslüman oluşuyla Mekke’yi ikiye bölen bu sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Ömer b. Hattab

    Soru 46: Müşrikler, Hz. Peygamberi davetinden vazgeçirmek amacıyla müslümanlara boykot uygulamışlardır. Bu amaçla; Haşimoğulları ve Muttaliboğullarıyla konuşmama, kız alıp vermeme, ticaret yapmama kararı almışlardır. Müslümanlar bu dönemde Ebu Talib mahallesinde sıkışıp kalmışlar, büyük bir kıtlık ve acı çekmişler, çocuklarını kaybetmişlerdir. Müslümanlara uygulanan bu ambargo kaç yıl sürmüştür?
    Cevap: 3 yıl

    Soru 47: Müşriklerin, Hz. Peygamberden mucize istemeleri üzerine, Efendimiz tarafından ay ikiye bölünmüştür. Müslümanlardan ve müşriklerden kalabalık bir grup da bu olaya şahit olmuştur. Bu olaya ne ad verilir?
    Cevap: Şakku’l- Kamer

    Soru 48: Hz. Peygamber nübüvvetinin onuncu yılında, önce çocukluktan itibaren kendisini himaye eden amcası Ebu Talib’i sonra da çocuklarının anası olan sevgili hanımı Hz. Hatice’yi kaybetmiştir. Efendimiz bu yıla hangi ismi vermiştir?
    Cevap: Hüzün yılı

    Soru 49: Hz. Peygamber Taif’ten Mekke’ye dönerken bir grup cinle karşılaşmış, onlara Kur’an okumuş, onlar da müslüman olmuştur. Bu olayın cereyan ettiği yer neresidir?
    Cevap: Nahle

    Soru 50: Hz. Peygamber Kureyşlilerin kendisine karşı tavırlarının sertleşmesi üzerine Mekke dışına yönelmiştir. Zeyd b. Harise’yle birlikte Taif’e gelen Efendimiz, şehrin liderlerini İslam’a davet etmiş on gün boyunca İslam’a çağırmadık bir kimse bırakmamıştır. Taifliler, Hz. Peygamberi reddettikleri gibi onunla alay etmişler, ona en ağır işkencelerde bulunarak beyinsiz takımına ve çocuklarına onu taşlatmışlardır. Aldığı taş darbelerinden yürüyemez hale gelen Efendimizin oturup dinlenmesine müsaade etmemişler, ayağa kaldırıp şehrin çıkışına kadar işkencelerini sürdürmüşlerdir. Hem Rasulullah hem de onu korumaya çalışan Hz. Zeyd kanlar içinde kalmıştır. Efendimizin ömrü boyunca yaşadığı bu en ağır günde kendisine hangi kabile işkence etmiştir?
    Cevap: Sakif kabilesi

    Soru 51: Taif dönüşünde vücudundan kanlar akan Hz. Peygamber, davasından yine de vazgeçmemiş, kendisine bir ağacın altında bir tabak üzüm getiren bir köleyi İslam’a davet etmiştir. O köle de onun ellerine, ayaklarına sarılarak müslüman olmuştur. Bu kölenin adı nedir?
    Cevap: Addas

    Soru 52: Hz. Peygamberin oğlu Abdullah dört yaşındayken vefat etti. Müşriklerden birisi Hz. Peygamberin üzüntüsünü arttırmak için kendisine soyu kesik manasına “ebter” diye hitap etti. Bunun üzerine Kevser sûresi nazil oldu. Bu müşrik liderin adı nedir?
    Cevap: As b. Vail

    Soru 53: Hz. Peygamber nübüvvetin on birinci yılında, hac mevsimi Akabede bulunduğu sırada, bir grup Medineli ile buluşmuş ve onları İslam’a davet etmiştir. İslam’ı kabul eden ilk Medineli olan bu kimseler hangi kabileye mensuptur ve sayıları kaçtır?
    Cevap: Hazrec kabilesi, 6 kişi

    Soru 54: Cenab-ı Hak, kavmi tarafından eziyete uğrayan, en yakın akrabalarını kaybeden, Taifte büyük acılar yaşayan Efendimiz (as)’i hangi mucizelerle şereflendirmiştir?
    Cevap: İsra ve Mîrac

    Soru 55: Nübüvvetin onikinci yılında Medine’den on iki kişilik bir heyet hac zamanı Mekke’ye gelerek Rasulüllah’la buluşmuş, Allah’a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina yapmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, iftirada bulunmayacaklarına, Rasulüllah’ın tüm emirlerine uyacaklarına dair kendisine biat etmişlerdir. Bu biate ne ad verilir?
    Cevap: I. Akabe biati

    Soru 56: Medineli ilk Müslümanlardan olup Mus’ab b. Umeyr’i evinde misafir eden ve onunla birlikte Medine’de İslam’ı yaymaya çalışan, hicretten sonra vefat eden ilk Medineli sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Es’ad b. Zürare

    Soru 57: Nübüvvetin onüçüncü yılı hac mevsiminde ikisi kadın yetmiş beş Medineli müslüman Mekke’ye geldi ve Hz.Peygamberle gizlice buluştu. Medineliler, Hz. Peygamberi şehirlerine davet edip gelmesi halinde kendisini ve diğer Mekkelileri kendi canlarını ve mallarını korudukları gibi koruyacaklarına, her halükarda ona itaat edeceklerine dair biat ettiler. Bu biat’e ne ad verilir?
    Cevap: II. Akabe Biati

    Soru 58: Müşrikler, müslümanların Medine’ye hicret ettiklerini görünce Hz. Peygamberin de hicret edeceğini düşünmüşler ve onu öldürme kararı almışlardır. Müşrik liderler bu kararı nerede vermişlerdir?
    Cevap: Daru’n – Nedve

    Soru 59: Birinci Akabe Biati sırasında Medineliler, Allah Rasulünden Medine’de İslam’ı öğretecek bir arkadaşını kendileriyle göndermesini istediler. Efendimiz (s.a.v)’ den sonra İslamın ilk öğretmeni olan bu sahabi, ilk Cuma namazını da Medine’de kıldırmıştır. Bu sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Musab b. Umeyr (ra)

    Soru 60: Kureyş müşriklerinin suikast kararını öğrenen Hz. Muhammed (sav), hicret hazırlıklarına Hz. Ebu Bekir’le başlamış ve bir gece Mekke’den ayrılmıştır. Hz. Peygamberin üç gün boyunca saklandığı mağaranın adı nedir?
    Cevap: Sevr Mağarası

    Soru 61: Kureyşliler Hz. Peygamberi öldürmek amacıyla kapısında beklerken, Efendimiz yatağına Hz. Ali’yi yatırarak evden çıkmıştır. Hz.Peygamber müşriklerin arasından geçerken Kur’an okumuş ve hiç bir müşrik onu görmemiştir. Hz. Peygamber bu sırada hangi sureden ayetler okumuştur?
    Cevap: Yasin Sûresi

    Soru 62: Kureyş müşrikleri, Hz. Peygamber ve Ebu Bekir’i yakalamak amacıyla yüz deve ödül koydular. Bunun üzerine birçok kimse Efendimizi takip etmeye başladı. Rasulüllah’ı bulan ancak tam yakalayacağı sırada atının ayakları kuma saplanan ve amacına ulaşamayan kişinin adı nedir?
    Cevap: Suraka b. Malik

    Soru 63: Hz. Muhammed Medine’ye hangi tarihte ulaşmıştır?
    Cevap: 12 Rebiülevvel ( 24 Eylül 622)

    Soru 64: Hz. Peygamber, evinin ve mescidin inşaatı sürerken yedi ay süreyle hangi sahabiye misafir olmuştur?
    Cevap: Hz. Ebu Eyyub Halid b. Zeyd el- Ensari

    Soru 65: Hz.Peygamber, sekiz günlük yolculuktan sonra Kûba’ya gelmiş, birkaç gün burada kalarak ilk mescidi inşa etmiştir. Daha sonra Adiy b. Neccaroğullarını çağırarak onların nezaretinde Medine’ye hareket etmiş ve yolda ilk Cuma namazını kıldırmıştır. İlk Cuma namazı nerede kılınmıştır?
    Cevap: Ranuna Vadisi

    Soru 66: Hz. Muhammed’in hicretinden evvel Medine-i Münevvere’nin adı nedir?
    Cevap: Yesrib

    Soru 67: Hz. Peygamber, mescid inşaatı sırasında mescidin arka kısmını kimsesiz müslümanların barınması için bir mesken, ilim tahsil etmek isteyen kimseler için de bir medrese olarak tahsis etmiştir. Bu medresede eğitim gören sahabilere ne ad verilir?
    Cevap: Ashab-ı Suffe

    Soru 68: Kureyşliler, Hz. Peygamberin Medine’de yerleştiğini ve kendileri için bir tehdit oluşturabileceğini görünce Medinelilere bir mektup yazdılar. Bu mektupta, Hz Muhammed’i kendilerine teslim etmelerini; bunu yapmadıklarında ise iki taraftan biri yok oluncaya kadar savaşmakla Medinelileri tehdit ettiler. Bu mektubu kaleme alan müşrik liderlerinin ismi nedir?
    Cevap: Ebu Sufyan b. Harb ve Ubeyy b. Halef

    Soru 69: Mekke’den Medine’ye Allah yolunda hicret eden ve her şeylerini İslam için geride bırakan müslümanlara ne ad verilir?
    Cevap: Muhacir

    Soru 70: Kur’an-ı Kerim’in tarifiyle “kendileri muhtaç bir durumdayken din kardeşlerini düşünen”, Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlere evlerini açan ve sevgilerini sunan Medineli müslümanlara ne ad verilir?
    Cevap: Ensar

    Soru 71: Hz. Peygamber, Mekke’den her şeylerini bırakarak Medine’ye gelen müslümanların maddi ihtiyaçlarını karşılamak, onları Medine’ye ısındırmak, ensar ve muhacir arasındaki samimiyeti arttırmak ve kabile bağlılığı yerine İslam Kardeşliğini hakim kılmak amacıyla Ensar ve Muhaciri birbirleriyle kardeş ilan etti. Bu olay hicretin kaçıncı yılında cereyan etmiştir?
    Cevap: Hicretin Birinci Yılı

    Soru 72: Hz. Peygamber, Medine’deki Müslümanlar, müslüman olmayan Araplar ve şehirdeki üç Yahudi kabilesinin barış ve huzur içerisinde birlikte yaşamaları için Medine’yi bir şehir devleti olarak planlamış ve bu amaçla ilk yazılı anayasayı hazırlamıştır. Bu anayasaya göre farklı din ve milletten olan bu insanların yaşayabilecekleri problemlerde son kararı kim verecektir?
    Cevap: Hz. Muhammed

    Soru 73: Medine’de bir şehir devletinin kurulmasıyla birlikte Hz. Peygamber şehrin hudutlarını belirlemiş, Yahudi pazarlarına alternatif olarak müslümanlar için bir pazaryeri yaptırmıştır. Müslümanların sayısını belirlemek amacıyla da ilk nüfus sayımını gerçekleştirmiştir. Bu nüfus sayımında müslümanların sayısı kaç olarak tespit edilmiştir?
    Cevap:1500

    Soru 74: Mescidin yapımından sonra müslümanlar namaz için nasıl toplanacaklarını belirlemeye çalıştılar. Bazıları çan çalınmasını, bazıları bayrak dikilmesini, bazıları bir borunun çalınmasını, bazıları ise ateş yakılmasını teklif ettiler. Bu tekliflerden tamamı başka inançların taklidi olduğu için kabul edilmedi. Ensardan birisi rüyasında ezan lafızlarını gördü. Bu lafızların okunmasını teklif etti ve onun teklifi kabul edildi. Ezan sözlerini rüyasında gören sahabinin adı nedir?
    Cevap: Hz. Abdullah b.Zeyd

    Soru 75: Mekke’de işkencelere maruz kalırken “Allah birdir” diyen, Medine’ye hicretten sonra “Allah en büyüktür” diyerek ezan okumakla şereflenen İslam’ın ilk müezzini kimdir?
    Cevap: Hz. Bilal b. Rebah

  • Siyer nedir

    Siyer, sözlükte “davranış, hal, yol, âdet, bir kimsenin ahlâkı, seciyesi ve hayat hikâyesi” gibi anlamlara gelen sîret kelimesinin çoğuludur. 

    Peygamberimizin doğumundan vefatına kadar hayatını konu alan ilmin adı "siyer" dir. Tarihin belli bir bölümünden bahsettiği için tarih ilmiyle; Peygamberimiz (s.a.s.)'in söz, fiil ve takrirleriyle ilgilendiğinden dolayı da hadis ilmi ile alâkalıdır. 

  • Sadakanın Önemi

    Allah rızası için yapılan, maddi ve manevi her iyiliğe, sadaka denir. Şeytan verdirmek istemese de sadaka vermelidir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
    (Şeytan, fakirleşirsiniz diye korkutup, size cimriliği, çirkin şeyleri emreder, sadaka verdirmek istemez. Allah ise kendi lütfundan size mağfiret ve bol nimet vadediyor. Allah'ın ihsanı geniştir, her şeyi hakkıyla bilendir.) [Bekara 268]

    Sadakanın faydaları hakkında, hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Hastalarınızı sadakayla tedavi edin. Sadaka, her hastalığı ve belayı defeder.) [Beyheki]

    (İlmi olan ilminden, malı olan malından sadaka versin.) [İbni Sünni]

    (İyilik ömrü artırır, sadaka günahları giderir ve kötü ölümden korur.) [Taberani]

    (Sadaka kibri yok eder.) [Tirmizi]

    (Sadaka verenin rızkı artar ve duası kabul olur!) [İbni Mace]

    (Sadaka vermeye engel olana, lanet olsun.) [Isfahanı]

    (Sadaka, kabir azabından korur. Kıyamette de himaye altına alır.)[Beyheki]

    (Sıkıntılarınızı sadakayla önleyin.) [Deylemi]

    (Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları yok eder.)[Tirmizi]

    (Vallahi, sadaka vermekle mal eksilmez. O halde sadaka verin!) [İ. Ahmed]

    (Sadaka malı artırır. Öyleyse sadaka verin.) [İbni Ebiddünya]

    (Sadaka 70 çeşit belayı önler. Bunların en hafifi cüzzam ve barastır.) [Hatib]

    (Sadaka şeytanın belini kırar.) [Deylemi]

    (Gizli verilen sadaka, Allah'ın gazabını söndürür.) [Beyheki]

    (Sırf Allah rızası için sadaka verene, kıyamette Allahü teâlâ, "Ey kulum, sen benim rızamı gözettin, ben de seni hakir etmem ve vücudunu Cehenneme haram kılarım. Haydi, Cennete istediğin kapıdan gir" buyurur.) [Deylemi]

    (Az da olsa sadaka verin. Parayı saklayıp vermeyene, Allah da ihsanını keser.) [Müslim]

    (Rızkının bol olmasını isteyen sadaka versin.) [Deylemi]

    (Sadaka vererek rızkınızı bollaştırın.) [Beyheki]

    (Sadaka malı çoğaltır.) [İbni Adiy]

    (Sadaka vermede acele edin; çünkü bela, sadakayı geçemez.)[Taberani, Beyheki]

    (Sadaka verin. Çünkü sadaka Cehennemden kurtuluşunuza sebep olur.) [Taberani]

    (Bir hurma tanesi de olsa, sadaka olarak verin; çünkü o, az da olsa açlığı dindirir ve suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları yok eder.) [İbni Mübarek]

    (Güne başlarken sadaka vermek, felaketleri önler.) [Deylemi]

    (Sadaka, nafile oruç tutmaktan daha faziletlidir.) [Beyheki]

    (Sevabı Müslüman ana babasına niyet edilerek verilen sadakanın sevabı, onlara da gider, kendi sevabından da bir şey eksilmez.)[Taberani]

    (Sadaka olarak verilen bir parça ekmek, Allah katında Uhud dağı kadar büyür.) [Taberani]

    Sadaka vermek
    Sual: Her gün sadaka vermek gerekiyormuş. Bulamayan ne yapar?
    CEVAP
    Resulullah efendimizle Eshab-ı kiram arasında şöyle bir konuşma geçer. Peygamber efendimiz buyurur ki:
    - Her müslümanın sadaka vermesi lazımdır.
    - Ya Resulallah, bulamayan kimse ne yapar?
    - Çalışır, kazanır ve sadaka verir.
    - Çalışacak bir iş bulamazsa ne olur?
    - İhtiyacı olan kimseye herhangi bir şekilde yardım eder.
    - Yardım edilecek bir kimse de bulamazsa?
    - Herhangi iyi bir iş yapması [malım olsaydı ben de verirdim demesi, birine yol göstermesi, yoldaki sıkıntı veren bir şeyi kaldırması, ölümü hatırlaması, zararı dokunmaktan sakınması, ilim öğrenmesi ve öğretmesi gibi hususlar] da onun için bir sadakadır. (Buhari, Müslim, Nesai)

    Kime vermeli
    İlim tahsili yapılan yerlere, gerek zekât, fıtra, adak ve akika, gerekse sadaka şeklinde yapılan yardım, insanı kazalardan belalardan korur. Dünyada, sıhhat ve afiyet içinde bir ömür sürmeye sebep olur. Ayrıca farz olan cihad ve ilim yayma sevabına kavuşulur. Böylece yardım yapan kişi, hem dünyada hem de ahirette çok büyük nimetlere kavuşmuş olur. İlim yaymanın sevabını Peygamber efendimiz şöyle ifade buyuruyor:
    (Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihada verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihad sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anilmünker sevabı [dinin emir ve yasaklarını öğretme] yanında, denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemi]

    İhlas Vakfı, öğrenci yurtlarında binlerce üniversiteli fakir öğrenciyi ve bilhassa Türk dünyasından gelen muhtaç öğrencileri barındırmaktadır. Onların birçok ihtiyacı, hayırseverlerin yardımları ile sağlanmaktadır. İhlas Vakfı senelerdir, hayırsever vatandaşlarımızın yaptıkları yardımları, en iyi şekilde değerlendirmektedir. İhlas Vakfı, Türk Dünyası’ndan gelen fakir öğrencilere her türlü yardımı yapmaktadır. Azerbaycan, Türkmenistan, Çeçenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kırım, Doğu Türkistan ve diğer Türk topluluklarından gelen öğrencilere Türkiye’nin büyük şehirlerinde açtığı öğrenci yurtlarında her türlü maddi ve manevi yardımı yapmaktadır.

    Yurtlarda üç öğün yemek çıkmakta, İhlas Vakfı, öğrencilere sevgi ve şefkat kucağını açmaktadır. İhlas Vakfı öğrenci yurtlarının bir yıllık et ihtiyacı hayırseverlerin verdikleri kurban vekaletleri ile karşılanmaktadır. Vakfa verilen kurban vekaletleri ile hayırseverler adına, kurbanlıklar satın alınmakta ve dinimize uygun olarak kesilen kurbanlar, soğuk hava depolarında muhafaza edilmektedir. Bir yıl boyunca da, bu etler yurtların yemek ve et ihtiyacında kullanılmaktadır.

    Yıllardır ülkemizin ve Türk dünyasının binlerce gencine, öğrenci yurtlarında bir aile ortamı sıcaklığında sevgi ve şefkatle muamele eden İhlas Vakfı’na kurban vekaleti vererek yardım etmek, destek vermek gerekir. Çünkü hadis-i şerifte, (Hayra vesile olan hayır yapan gibidir) buyuruluyor.

    70 yıllık komünizm zulmünden kurtularak ülkemize gelen misafir öğrencilere en iyi ev sahipliği yapan İhlas Vakfı, ülkemizin yüz akıdır. Eğitime ve devletimize verdiği hizmet ve destek ile en iyi şekilde kamu hizmeti yapmaktadır. Dünya tarihinde vakıf medeniyetini kuran dedelerimizin torunu olarak vakıfları, hayır kurumlarını ve ilim yuvalarını kurban vekaleti vererek veya başka şekilde desteklemek, bilgili, kültürlü öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunmak milli ve dini bir vazifedir.

    Arzu edenlerin zekât ve sadaka-i fıtraları da, fakir öğrencilere verilmek üzere vekaleten kabul edilmektedir. Bu hayırlı hizmete değerli okuyucularımızın da katkıda bulunmasını önemle tavsiye ediyoruz.

    İhlas Vakfı'na kurban vekaleti veren, bu vakfın hizmetlerine iştirak etmiş olur. Kurban vekaleti vermek isteyenler, herhangi bir İhlas Vakfı öğrenci yurduna veya Türkiye Gazetesi bürosuna giderek veya telefon ederek, kurban vekaleti verebilirler. www.ihlasvakfi.org.tr internet sitesinden de vekalet verilebilir. Mail, telefon ve faks bilgileri ile gerekli hesap numaraları, kurban bedelleri hakkında bilgi, bu sitede mevcuttur.

    Neler sadakadır?
    Sual: Neleri yapmak, sadaka olur?
    CEVAP
    Allah rızası için yapılan her iyilik, sadakadır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Kendine ve çoluk çocuğuna harcadıkların birer sadakadır.)[Beyheki]

    (Her iyilik, sadakadır.) [Tirmizi]

    (Güzel söz, sadakadır.) [İ. Ahmed]

    (Güler yüzle selam vermek, sadakadır.) [Beyheki]

    (Din kardeşine güler yüz göstermek, sadakadır.) [Tirmizi]

    (Bir ağaçtan yenilen veya çalınan şeyler, o ağacı diken için sadaka olur.) [Müslim]

    (Birine iyi şeyler öğretmek, kötülük yapmasını önlemek, sorana yol göstermek, sokaktaki zararlı şeyleri temizlemek, birer sadakadır.) [Tirmizi]

    (Herkesin eklem yeri kadar sadaka vermesi gerekir. Sübhanallah, Elhamdülillah, La ilahe illallah veya Allahü ekber demek, birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe önlemeye çalışmak, birer sadakadır. İki rekât kuşluk namazı kılmaksa, bütün bunları karşılar.) [Müslim]

    (Emr-i maruf, nehy-i münker yapmak sadakadır.) [Müslim]

    (Müdara etmek sadakadır.) [Deylemi]

    (Hastanın nefes alıp vermesi sadakadır.) [Hatib]

    (Camiye giderken atılan her adım da bir sadakadır.) [İ. Ahmed]

    (Ölümü hatırlamak sadakadır.) [Deylemi]

    (Borçlu fakire, ödemesi için mühlet verenin, her günü, bir sadaka olur.) [Taberani]

    (Yolunu kaybetmişe yol göstermek bir sadakadır.) [C. Sagir]

    (Zevcine hizmet sadakadır.) [Deylemi]

    (Nikâhlısıyla beraber olmak sadakadır.) [Müslim]

    (Haramdan sakınanla, istişare etmek sadakadır.) [Deylemi]

    (Kötülük yapmaktan sakınmak bir sadakadır.) [İbni Ebiddünya]

    (Ödünç vermek bir sadakadır.) [Taberani]

    (Selam vermek sadakadır.) [Buhari]

    Sadaka vermekle mal eksilmez
    Sual: Sadaka vermekte zorlanmanın sebebi ne olabilir?
    CEVAP
    Bu, cimrilikten ileri gelir. Cimrilik ise, iman zayıflığından ve cahillikten kaynaklanır. Hayra verdiği paranın boşa gittiğini zanneder. Ona kat kat mükâfat verileceğini düşünemez. Şeytan, hayra mâni olmak için vesvese verir. Bir âyet-i kerime meali:
    (Şeytan, fakirleşirsiniz diye korkutup, size cimriliği, çirkin şeyleri emreder, sadaka verdirmek istemez. Allah ise, kendi lütfundan size mağfiret ve bol nimet vadediyor. Allah'ın ihsanı geniştir, her şeyi hakkıyla bilendir.) [Bekara 268]

    Bir hadis-i şerif: (Yemin ediyorum, sadaka vermekle mal eksilmez!)[İ. Ahmed]

    Sadaka verenin malının bereketi artar. Az malı çok iş görür. Bir hadis-i şerif:
    (Gizli açık çok sadaka verin ki rızkınız bollaşsın, yardıma mazhar olasınız ve duanız kabul edilsin.) [İbni Mace]

    Verene Allahü teâlâ, kat kat fazlasıyla verir. Kısana ise, vermeyi kısar. Hazret-i Ebu Bekir’in kızı Hazret-i Esma’nın, (Ya Resulallah, eşim Zübeyr'in verdiği mehirden başka malım yok. Sadaka vereyim mi?) sualine, Resulullah efendimiz şöyle buyurdu: (Gücün nispetinde sadaka ver, kesenin ağzını sıkma! Allah da, senin rızkını sıkar.) [Buhârî]

  • Zekat

    Zekat Nedir?

    Müslüman olan zenginlerin ellerindeki değerlerden, ihtiyaç sahiplerinin hakkı olduğu kabul edilen (Mearic 70/22-25) kısma ve bu ibadete zekat denir. Verilmesi gerekliliği ayet ve hadis ile sabittir. Bu anlamı ile 30 ayette bahsi geçmektedir.

    Toplumdaki ekonomik dengelerin zenginler lehine gelişmesiyle, fakir-zengin arası ekonomik, sosyolojik ve psikolojik uçurumun oluşmasına engel olmak gibi bir fonksiyonu vardır.

    Zekat'ın kelime anlamı ise, "artma, çoğalma, arıtma, bereket" tir.

    Kimler Zekat Vermelidir?

    Kişinin Zekat vermesi için müslüman olması ve belli bir miktarda zengin olması yeter ve gerek şarttır.

    Not: Diğer ibadetlede bulunan Akıl ve Büluğ şartları, zekat için geçerli değildir. Çünkü zekat, zenginliğin borcudur ve vekaletle (yani vasi veya vekil tarafından) yerine getirilebilen bir ibadettir. Zenginliğin topluma olan borcudur. Zekatın verildiği taraf açısından verenin yetişkin veya akli dengesinin önemi yoktur.

    Hangi Mallara ve Ne Oranda Zekat Verilir?

    Altın ve Gümüş (Ziynet olarak veya mal olarak) %2.5

    Madeni veya kağıt para %2.5

    Ticaret malları %2.5

    Toprak ürünleri;
    Doğal Sulama Ürünlerinde %10, Emek ile sulanan Ürünlerde %5

    Bal %10

    Maden ve Define %20

    Deniz Ürünleri %20

    Hayvanlar miktar ve türüne göre hesaplanır:
    Tüm hayvanlar için, çoğunluk zamanı merada otlayanlara zekat verilir.

    Deve adedine göre:
    5-9 için 1 ad koyun
    10-14 için 2 " "
    15-19 için 3 " "
    20-24 için 4 " "
    25-35 için 1 ad iki yaşında dişi deve
    36-45 için 1 ad üç yaşında dişi deve
    46-60 için 1 ad dört yaşında dişi deve
    61-75 için 1 ad beş yaşında dişi deve
    76-90 için 2 ad üç yaşında dişi deve
    91-120 için 2 ad beş yaşında dişi deve
    121'den sonra tekrar baştan başlanır.

    Koyun:
    1-39 zekattan muaftır
    40-120 için 1 koyun
    121-200 için 2 koyun
    201-399 için 3 koyun
    400-500 için 4 koyun

    Sığır:
    1-29 zekattan muaftır
    30-40 için 1 ad iki yaşına basmış erkek veya dişi buzağı
    41-59 çin 1 ad üç yaşına girmiş erkek veya dişi dana
    60 için 2 ad bir yaşını bitirmiş buzağı
    +30'larda bir buzağı 40'larda bir dana şeklinde devam eder.

    At:
    Ticari olarak yetiştirilmesi durumunda %2.5

    Ticareti yapılan diğer hayvanlarda ticari zekat oranları (%2.5) uygulanır.

    Sanayi Yatırım ve Üretim Araçları:
    Sabit Varlıklar zekattan muaf
    Dönen Varlıklar + Net Kâr için %2.5

    Kira Gelirleri:
    Araç ve bina gibi mülklere zekat uygulanmaz, kira getirileri var ise ve yıllık tutarı nisap miktarına ulaşıyor ise bu gelire %2.5 zekat uygulanır (Bazı görüşlere göre bu oran tarımdaki gibi %10 olmalıdır).

    Maaş, Ücret, Serbest Meslek Kazançları
    Bu gelirlerin yıllık tutarları, ihtiyaçlar ve borçlar düşüldükten sonra %2.5 oranında zekata tabi olur.

    Hisse Senedi
    Alım satımı yapılmak üzere bulunduruluyorsa ticari mal hükmünde olup kendisine ve temettü gelirine %2.5 uygulanır.

    Yatırım amacı ile bulundurulan hisse senetleri ise, mevcut bilançodan zekata tabi olan miktarın (bkz. Sanayi yatırım zekatı) hisseye isabet eden kısmına ve temettü gelirine %2.5 oranında uygulanır.

    Zekatı Verilecek Malın Özellikleri Nelerdir?

    1. Tam mülkiyet: Sözkonusu malın hem kendisinin, hem de menfaatlerinin tam olarak sahibi olması gerekir (detaylar için bkz.Zekata tabi olan ve olmayan mallara örnekler).

    2. Nema: Malın sahibine gelir, kâr, fayda temin etme özelliğine sahip olmasıdır.

    3. İhtiyaç Fazlası Olması: Malın sahibinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin temel ihtyaçlarının dışında olması gerekir.

    Kişinin yeme, içme, barınma, sağlık, seyahat, dinlenme, eğitim, meslek edinme gibi ihtiyaçları, aşırıya kaçmamak suretiyle, temel ihtiyaçlar olarak kabul edilebilir.Temel ihtiyaç kavramı, toplumun genel ekonomik seviyesi dikkate alınmak suretiyle düşünülmelidir.

    4. Nisab: Zekat verilmesi için Malın miktarının gereken alt limitleri hadislerde şu şekildedir;

    • Gümüş 200 dirhem = 561.2 gr
    • Altın 20 miskal = 80.18 gr
    • Deve 5 adet
    • Sığır 30 adet
    • Koyun 40 adet

    Kaynaklardan anlaşılan, bu miktarların kişinin ailesi için yıllık harcama tutarı olduğudur. Bundan yola çıkarak kişinin yıllık gelirinin ve ailesinin ihtiyacı olan miktarın karşılaştırılarak alt limitin belirlenmesi mümkündür.

    5. Yıllanma: Bazı Malların sahip olunmasının üzerinden 1 kameri yıl geçmiş olması gerekir. Bunlar, altın, gümüş, parasal değerler, ticaret malları ve hayvanlardır.

    Toprak mahsulleri, madenler, defineler için yıl şartı aranmaz. Gelir elde edildiğinde ödenmesi gerekir.

    6. Borç karşılığı olmama: Elde bulunan nisab miktarından fazla olan mal, borç karşılığı olmamalıdır. Yani malın parası ödenmiş miktarı, nisab miktarından fazla olmalıdır. Bu borçlar şahıslara olan ve zekat gibi verilmek zorunda olunan borçları kapsar.

    Toprak mahsullerinde yine, bu şart aranmaz.

    Zekatın Şartları

    1. Niyet: Zekat verilirken, o malın zekat olarak verildiğine niyet etmek gereklidir. Bazen tek seferde verilmediği için, miktarın hesaplandığı sırada bir kere zekat niyeti ile verilmesine karar verilmesi de yeterli görülmüştür.

    2. Temlik: Zekat miktarının verildiği kişinin mülkiyetine geçmesidir. Alan kişinin bu zekatı istediği gibi harcayabileceği şekilde eline geçmelidir. Mesela fakirlere yemek yedirmek, zekata girmez. Fakat yemek yemeleri için para veya mal şeklinde kendilerine verilmesi zekat olur. Çünkü bu kişiler, artık kendilerinin olan maldan yemiş olurlar.

    Zekatın Ödenme Zamanı

    Zekat ödemesi için belli bir ay veya gün yoktur. Üzerinden bir yıl geçmesi gereken gelirler için yıl dolduğunda, gerekmeyenler için ise gelir elde edildiğinde makul süre içinde vermek şart olur. Geciktirilmemelidir, fakat önceden de ödemesi yapılabilir (gelecek senelerin zekatı verilebilir).

    Zekatın Ödenme Şekli

    Şahıslr kendileri ihtiyaç sahiplerine verebilecekleri gibi, devlet tarafından da toplanıp dağıtılabilir.

    Zekat Kimlere Verilir?

    Zekat, malın kazanıldığı ve bulunduğu yerde verilmesi daha uygundur. Ancak başka bölgelerdeki ihtiyaç sahiplerine gönderilmesi de caiz görülmüştür.

    Tevbe 60. ayette, zekat verilecek kişiler şöyle sıralanmıştır:
    "Sadakalar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, zekat işinde çalışanlara, kalpleri İslama ısındırılacaklara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda kalmışlara aittir. Allah bilendir hakîmdir."

    Fakirler ve Miskinler: Hiç bir malı ve geliri olmayan kişiler miskin, asli ihtiyaçları karşılayan ev ve eşya gibi malı olsa da gelirleri ihtiyaçları karşılayamayan, nisab miktarından az malı olan kişiler de fakir kabul edilmiştir.

    Allah yolunda olanlar, geniş bir tabir olup Allah yolunda savaşanları, ilim tahsil edenleri, hayır kurumlarını, yani genel olarak Allah rızasına uygun hayırlı işlerde çalışanları kastettiği varsayılmıştır. Memleketinde zengin olsa da yolda kalmış kimseler de yine bu ayette sayılanlardan kabul edilir. Mülteciler bu sınıfta kabul edilebilir.

    Zekat verilmeyecek kişiler ise;
    - Anne baba, eş ve çocuklar, dede-nine ve torunlar (zaten bakma yükümlülüğü olduğundan)
    - Gayr-ı müslimler
    - Zenginler
    - Hz.Peygamberin yakınları 

    Zekatla İlgili Sık Sorulan Sorular

    • Kaybolan, çalınan, el konulan ve ele geri geçmesi umulmayan mallarda zekat yoktur.
    • Binek ve işte kullanılan hayvanlar, oturulan evler, ev eşyaları, meslek kitapları, mesleki alet edevat Nema şartına uymadığından, yani tüketme amaçlı bulundurulduklarından zekata tabi değildirler.
    • Zekata müstahak olan Borçlu kişiye Zengin Alacaklısı, kendisine söyleyerek bu borcunu zekat olarak düşebilir.
    • Hz. Peygamber (s.a.v.), soyundan gelenlere zekat verilmesini yasaklamıştır. Bu da kamuya ait bir hakkın soyundan gelenlere toplanmasını engelleme adına, belki de tarihte eşi görülmemiş bir uygulamadır.
    • Zekat olarak verilecek malların iyi vasıfta olması gereklidir.
    • Zekatın verileceği kişiler iyi araştırılıp tespit edilmelidir. Bu yapılmadan verilecek kişliler zekat almaya ehil değil iseler, zekatın tekrar verilmesi gerekir.
  • Namazın Önemi

    Namaz kılmamanın cezâsı çok büyüktür. Hadîs-i şerîfte, “Bir namazı, özürsüz olarak vaktinden sonra kılan, seksen hukbe Cehennemde yanacaktır” buyuruldu. Bir hukbe seksen senedir. Her senesi üçyüzaltmış gündür. Her günü, seksen dünya senesidir.

    Kazâya kalan namazı kılacak kadar vakitlerin herbiri geçtikçe, bu bir namazın günâhı kat kat artar. Ya birkaç namaz olursa, cezâsı çok çetin olur. Her ne pahasına olursa olsun, kılmadığımız veya kılamadığımız namazlarımızı bir ân önce, kazâ etmek ve affı için tevbe etmek, çok yalvarmak lâzımdır. Namaz kılmayanın, Allahü teâlânın büyüklüğü karşısında titremesi, erimesi lâzımdır.

    Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

    (Namazı özürsüz kılmayan kimseye, Allahü teâlâ onbeş sıkıntı verir. Bunlardan altısı dünyada, üçü ölüm zamanında, üçü kabirde, üçü kabirden kalkarkendir. Dünyada olan altı azap:

    1- Namaz kılmayanın ömründe bereket olmaz.

    2- Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kendine kalmaz.

    3- Hiçbir iyiliğine sevap verilmez.

    4- Duâları kabûl olmaz.

    5- Onu kimse sevmez.

    6- Müslümanların birbirlerine yaptıkları iyi duâlarının buna fâidesi olmaz.

    Ölürken çekeceği azaplar:

    1- Zelîl, kötü, çirkin can verir.

    2- Aç olarak ölür.

    3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.

    Mezarda çekeceği acılar:

    1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer.

    2- Kabri Cehennem ateşi ile doldurulur. Gece, gündüz onu yakar. Cehennem ateşi dünya ateşine benzemez.

    3- Allahü teâlâ, kabrine çok büyük yılan gönderir. Dünya yılanlarına benzemez. Hergün, her namaz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.

    Kıyâmette çekeceği azaplar:

    1- Cehenneme sürükleyen azap melekleri yanından ayrılmaz.

    2- Allahü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar.

    3- Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır.)

    Namaz kılmayanın ömründe, bereket olmaz. Ömründe, hayır ve menfaat görmez. Ömrü çeşitli hastalıklarla, sıkıntılarla geçer. Ma'nevî huzûru olmaz. Sahip olduğu dünyalıklar onu rûhî sıkıntıdan kurtaramaz.

    Namaz kılmamakla işlediği bu büyük günâhı anlayan, bunun şuuruna geç de olsa eren kimsenin derhal tevbe edip, namazlarını kazâ etmesi lâzımdır.

    Cenâb-ı Hak kullarına karşı çok merhametlidir. Günâhları affetmeyi çok sever. Tekrar tekrar, kâfirlerin ve müslümanların dünyada iken yapacakları tevbeleri kabûl edeceğini bildirmiştir.

    Namaz kılmayanların tevbelerinin kabûl olması için de namazlarını kazâ etmeleri, kazâ etmeye kesinlikle niyet edip, kazâ kılmaya başlamaları lâzımdır. Bunun gibi, insanların haklarına tecâvüz etmiş olanların da, önce bu hakları ödemeleri lâzımdır. Kul hakkı çok önemlidir.

    Namazları da cemâ'atle kılmalıdır. Cemâ'atten birinin namazı kabûl olursa, onun hürmetine diğerlerinin de namazı kabûl olur. Ayrıca, kimin Cenâb-ı Hakkın sevgili kulu olduğu bilinmez. Cemâ'atin içinde, Allahü teâlânın sevgili bir kulu varsa, onun yüzü suyu hürmetine diğerlerinin namazları kabûl olur.

  • Kısa Sureler

    BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM


    SÜBHANEkallhümme ve bihamdik. Ve tebârekesmük. Ve teâlâ ceddük (ve celle senâük) velâ ilâhe ğayrük.

    ETTEHİYYÂTÜ lillâhi vessalavâtü vettayyibâtü esselâmü aleyke eyyühen nebiyyü verahmetüllâhi veberekâtüh. Esselâmü aleynâ vealâ ibadillâhis sâlihîn. Eşhedü enlâ ilâhe illalâh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû veresûlüh.

    ALLAHÜMME SALLİ alâ Muhammedin veâlâ âli Muhammed. Kemâ salleyte âla İbrâhîme vealâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
    ALLAHÜMME BÂRİK alâ Muhammedin vealâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ ibrahîme vealâ âli İbrâhîme İnneke hamidün Mecîd.

    RABBENÂ âtinâ fiddünya haseneten vefil âhireti haseneten vekinâ azâbennâr. 
    RABBENÂĞFİRLÎ veli vâlideyye velil mü’minîne yevme yekûmül hisâb.

    KUNUT: Allâhümme innâ nesteînüke venestağfirüke venestehdîke venü’minü bike venetûbu ileyke venetevekkelü aleyke venüsnî aleykel hayra küllehû neşkürüke velâ nekfürük. Venahleu venetrükü men yefcürük.
    Allâhümme iyyâkena’büdü veleke nüsallî venescüdü veileyke nes’â. venahfidü nercû rahmeteke venahşâ azâbeke inne azabeke bilküffâri mülhik.

    FATİHA: Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâkena’büdü veiyyâkenesteîn. İhdinas sirâtel müstakîm. Sirâtellezîne en’amte aleyhim ğayril mağdûbi aleyhim veleddâllîn. (Amîn)

    FİL: Elem tere keyfe feale rabbüke biashâbil fîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâretin min siccîl. Fece alehüm keasfin me’kûl.

    KUREYŞ: Li îlâfi Kureyşin îlâfihim rihleteş şitâi vessayf . Felya’büdû rabbe hâzel beytillezî et’amehüm min cûin veâmenehüm min havf.

    MÂÛN: Era eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî yedu’ul yetîm. Vela yehuddu alâ teâmil miskîn. Feveylün lil musallîn. Ellezînehüm an salâtihim sâhûn. Ellezînehüm yürâûne veyemneûnel mâûn.

    KEVSER: İnnâ a’teynâkel Kevser. Fesallî lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel ebter.

    KÂFİRÛN: Kul yâ eyyühel kâfirûne lâ a’büdü mâ ta’büdûn. Velâ entüm âbidûne mâ a’büd. Velâ ene âbidün mâ abettüm. Velâ entüm âbidûne mâ a’büd. Leküm dinüküm veliyedîn.

    NASR: İzâ câe nasrullahi velfeth. Vera eytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirhu İnnehû kâne tevvâbâ.

    TEBBET: Tebbet yedâ ebî Lehebin veteb. Mâ ağnâ anhu mâluhû vemâ keseb. Seyeslâ nâren zâteleheb. Vemre etuhu hammaletel hatab. Fî cîdihâ hablün min mesed.

    İHLAS: Kul huvallâhu ehad. Allâhus samed Lem yelid velem yûled Velem yekün lehu küfüven ehad.

    FELAK: Kul eûzu birabbil felak. Min şerri mâ halak. Vemin şerri ğâsikin izâ vekab. Vemin şerrin neffâsâti fil ukad. Vemin şerri hâsidin izâ hased.

    NAS: Kul eûzu birabbin nâs. Melikin nâs. İlâhin nâs. Min şerril vesvâsil hannâs. Ellezî yüvesvisü fî südûrin nâs. Minel cinneti vennâs.

    ÂYETEL KÜRSİ: Allâhu lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te’huzühû sinetün velâ nevm. Lehû mâ fissemâvâti vemâ fil ard. Menzellezî yeşfeu indehu illâ bi iznih. Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yuhîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe Vesia kürsiyyuhüs semâvâti vel ard. Velâ yeûduhu hifzühumâ vehüvel aliyyül azîm.

    ASR: Vel asri innel insâne lefî hüsr. İllallezîne âmenû veamilüs sâlihâti vetevâsev bilhakki vetevâsev bissabr.

    TEKÂSÜR: Elhâkümüt tekâsürü hatta zürtümül mekâbir. Kellâ sevfe ta’lemûne sümme kellâ sevfe ta’lemûn. Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn. Letaravünnel cahim. Sümme leteravünneha aynel yakîn. Sümme letüs’elünne yevmeizin anin naîm.

    KARİA: Elkâriatü melkâriatü vemâ edrâke melkâriah. Yevme yekûnünnâsü kelferâşil mebsûs. Vetekûnül cibâli kel-ihnil menfûş. Fe-emmâmen sekulet mevâzînuhu fehüve fî îşetir râdiyeh. Ve emmâmen haffet mevâzînuhû feümmühû hâviyeh. Vemâ edrâke mâ hiyeh. Nârun hâmiyeh.

    ZİLZÂL: İzâ zülziletil ardu zilzâlehâ ve ahrecetil ardu eskâleha. Vekâlel insânü ma lehâ Yevmeizin tühaddisü ahbâreha. Bienne rabbeke evhâlehâ. Yevmeiziy yesdürünnâsü eştâtel liyürev a’mâlehüm. Femen ya’mel miskâle zerretin hayray yarah. Vemen ya’mel miskâle zerretin şerrey yarah.

    KADR: İnnâ enzelnâhü fî leyletil kadr. Vemâ edrâke mâ leyletü’l-kadr. Leyletül kadri hayrüm min elfi şehr. Tenezzelül melâiketü verrûhu fîhâ bi-izni rabbihim min külli emrin selâm. Hiye hattâ matlail fecr.

    İNŞİRAH: Elem neşrah leke sadrek. Veveda’nâ anke vizrek Ellezî ankada zahrek. Verefa’nâ leke zikrek. Feinne maal usri yüsren inne maal usri yüsrâ. Feizâ ferağte fensab. Veilâ rabbike ferğab.

    ELİF LÂM MÎM. Zalikel kitâbu lâ raybe fîh. Hüden lil müttekîn. Ellezîne yü’minûne bilğaybi veyükîmûnes salâte vemimmâ rezeknâhüm yünfikûn. Vellezîne yü’minûne bimâ ünzile ileyke vemâ ünzile min kablik. Vebil âhireti hüm yûkinûn. Ülâike alâ hüdem mirrabbihim veülâike hümül müflihûn. İnnellezîne keferû sevâün alyhim e-enzertehüm emlem tünzirhüm lâ yü’min’un. Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ihim ve alâ ebsârihim ğişâveh. Velehüm azâbün azîm.

    LÂ YESTEVÎ ashabün nâri ve ashabül cenneh. Ashabül cenneti hümül fâizûn. Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelil leraeytehu hâşian müteseddian min haşyetillâh. Vetilkel emsâlü nadribuhâ linnâsi laallehüm yetefekkerûn. Huvallahullezî lâ ilâhe illâ hu. Âlimul ğaybi veşşehâdeh. Hüver rahmânürrahîm. Huvallahullezî lâ ilâhe illâ hu. Elmelikül kuddûsüs Selâmül Mü’minül Müheyminül Azîzül Cebbârül Mütekebbir. Sübhânallâhi amma yüşrikûn. Huvallahul Hâlikul Bariul Musavvirü lehul esmâül Hüsnâ. Yüsebbihu lehu mâ fissemâvâti vel ard. Vehüvel azîzül Hakîm.

    ÂMENER RESÛLÜ bimâ ünzile ileyhi mirrabbihi vel mü’minûn. Küllün âmene billâhi vemelâiketihi vekütübihi verüsülih. Lâ nüferriku beyne ahadim mirrüsülih. Ve kâlû semi’nâ ve eta’nâ ğufrâneke Rabbenâ ve ileykel masîr. Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet. Rabbenâ lâ tüâhiznâ innesînâ ev ahta’nâ. Rabbenâ velâ tahmil aleynâ isran kemâ hameltehû alellezîne min kablinâ. Rabbenâ velâ tühammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih. Va’fü annâ. Vağfir lenâ Verhamnâ Ente Mevlânâ fansürnâ alel kavmil kâfirîn. 
    (Sadakallahül azîm. Sübhâne rabbike rabbil izzeti amma yasifûn. Veselâmün alel mürselîn. Velhamdü lillâhi rabbil âlemîn. el-Fâtiha)

  • İslamda Kadın Hakları

    İslâm Dîni, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını, hiçbir nizâm ve sistemin veremediği müstesnâ bir makâma sâhip kılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde:"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır."

    buyurmuştur.

     

    Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de erkekleri, kadınların hak ve hukûkunu gözetmeye dâvet etmekte ve bu konuda:    "Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’tan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız."  buyurmaktadır.

     

    Başka bir hadîs-i şerîflerinde de: "Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım." buyurur.

     

    Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, erkeklere, kadınlara dâimâ iyi davranmalarını tavsiye ederek:"Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır." buyurmaktadır.

     

    Vedâ Haccı’ndaki meşhûr hutbesinde Peygamber (s.a.v.)  Efendimiz: "Ey insanlar! Kadınlar hakkında Allâh’dan korkunuz! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır.Bazı hadisler : (Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü teâlânın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!) [Müslim](Hanımının kötü huylarına katlanan erkek, belalara sabreden Hz. Eyyüb gibi mükafatlara kavuşur.

     

    Kocasının kötü huyuna sabreden kadın da, Hz. Asiye gibi sevaba kavuşur.) [İ.Gazali]

    (Hanımı ile iyi geçinip şakalaşanı Allahü teâlâ sever, rızklarını artırır.) [İ.Lâl]

    (En üstün mümin, hanımına, en iyi, en lütufkâr davranan güzel ahlaklı kimsedir.) [Tirmizi]

    (En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde, hanımına en iyi davranan benim.) [Nesai]

    (Hanımına güler yüzle bakan erkeğin defterine, bir köle azat etmiş sevabı yazılır.)[R.Nasıhin]

    (Hanımının haklarını ifa etmeyenin; namazları, oruçları kabul olmaz.) [Mürşid-ün-nisa](Hanımını döven, Allah’a ve Resûlüne asi olur.

    Kıyamette onun hasmı ben olurum.) [R.Nasıhin]

    (Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür.) [İ.Asakir]

    (Kızlarınızı altın ve gümüş ile süsleyin! Elbiseleri güzel olsun! İtibar kazanmaları için en güzel hediyelerle ihsanda bulunun!) [Hakim]

    (Kız çocuğunu güzelce terbiye edip, Allahü teâlânın verdiği nimetlerle bolluk içinde yedirir giydirirse, o kız çocuğu onun için bir bereket olur, Cehennemden kurtulup kolayca Cennete girmesine vesile olur.)

    [Taberani] (İki kız evladına güzel muamele eden, mutlaka Cennete girer.) [İbni Mace] (İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayanla Cennette beraber oluruz.) [Tirmizi]

    (Çarşıdan aldığı şeyleri, erkek çocuklardan önce kız çocuklarına verene, Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Allahü teâlâ rahmetle nazar ettiğine de azap etmez.) [Harâiti]

    (Çarşıdan turfanda meyve alıp evine getiren, sadaka sevabı alır. Getirdiğiniz meyveyi, erkek çocuklarından önce kız çocuklarına verin! Kadınları, kızları sevindiren, Allah korkusundan ağlayan gibi çok sevap kazanır. Allah korkusundan ağlayana Cehennem haramdır.) [İbni Adiy] (Üç kızına, ihtiyaçtan kurtulana kadar iyi bakan, yedirip giydiren, elbette Cenneti kazanır.) [Ebu Davud]

    (Üç kız veya kız kardeşinin geçim veya başka sıkıntılarına katlananı, Allahü teâlâ Cennete koyar.) Eshab-ı kiramdan biri, (İki tane olursa da aynı mıdır?) diye sual edince, Peygamber efendimiz (Evet, iki tane olursa da aynıdır) buyurdu. Başka birisi, (Ya bir tane olursa?) diye sual etti. Cevabında buyurdu ki: (Bir tane de olsa gene aynıdır.) [Hakim, Harâiti]...
         

    Kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır." buyurarak daha yedinci yüzyılda yüzyirmi dört bin müslüman hacı namzedine karşı, kadınların haklarını ilk olarak açıklamışlardır.Başka bir hadîs-i şerîflerinde: "Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onları dövmeyin, onlara çirkin demeyin, fenâ söz söylemeyin!"  buyurmuşlardır. Kadınlarla iyi geçinmek Kur’ân-ı Kerîm’in emridir: "Kadınlarınızla iyi geçinin; eğer onlardan hoşlanmadı iseniz bile!..Olabilir ki bir şey, sizin hoşunuza gitmez de, Allâh onda bir çok hayır takdîr etmiş bulunur."


    Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu konuda: "Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye     ediniz!"  buyurmaktadır. Kadınlara karşı daima hoşgörülü olmalıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:    "Mü’min bir erkek, mü’min bir kadına kızıp darılmasın! Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa, öbüründen memnûn olabilir."  buyurulur.Bir insanın her işi ve her huyu hoşumuza gitmeyebilir. Fakat  iyi niyetli ve ülfet edilir insan, kendi hanımında hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir.


    Onlarla kendisini memnûn ve mes’ûd edebilir. Bunun için ayıp aramaya değil, meziyet aramaya bakmalıdır.Zîrâ mârifet iltifâta tâbîdir. İltifatsız mârifet zâyîdir. Özetle;
    "Bana dünyadan güzel koku ve kadınlar sevdirildi. Benim en mutlu ânım ise, namazda olduğum zamandır." (Nesâî, İşretü'n-nisâ 1, Mişkâtü'l-mesâbih, c.2, sb.669)

     

    KADIN VE GÜZEL KOKU YANYANA ZİKREDİLMİŞ, AYRICA NAMAZLA KADININ ÖNEMİ HADİSLE  PEKİŞTİRİLMİŞTİR
    "Allah sizden; kadınlara karşı iyi ve hayırlı olmanızı ister; çünkü onlar, sizin analarınız, kızlarınız veya teyzelerinizdir (TÜRKÇEDE KULLANILAN KELİME İLE ;BACI, KIZKARDEŞ, YENGE...!)" (el-Camiu's-Sağir, el, sh.78, Hadis No: 1647)

     

    HANIMLARA TOPLU BAKIŞIMIZ: YA ANNE YA EŞ YA BACIMIZDIRLAR
    "Sizin hayırlınız, eşine hayırlı olandır. Ben de eşime karşı sizin en hayırlınızın. Kadınlara ancak iyi insanlar iyi davranır; onlara karşı ancak kötü kişiler, ihanet eder." (el-Camiu's-sağir, c.2, sh.ll, Hadis No:4012)  

     

    HAYIR VE İYİLİK KADINA OLAN DAVRANIŞLA ÖLÇÜLÜYOR!
     Abdullah ibn Mes'ûd, Hz. Muhammed'e(a.s), kiminle beraber bulunması, kime hizmet etmesi gerektiğini sorunca Hz. Muhammed, üç kez "Annen’e" dedikten sonra, “Baban’a", demiştir. (Buhârî, Edeb: 2; Müslim, Birr: 1)  


      "Cennet annelerin ayağı altındadır. "  diyen dinimiz kadına hak etmiş olduğu değeri vermiştir. İslamiyet’in ilk şehidi bir kadındır. İlk Müslüman bir kadındır. Peygambe-rimizin soyu kızından devam eder. Hz. Ebubekir’in kitap haline getirdiği dünyadaki tek Kur’an-ı Kerim Hz.Ebubekir, Ömer, Osman dönemlerinde onlarca yıl bir kadının yanında kalmıştır. O dönemde ise Hıristiyanlar şunu tartışıyordu bir kadın İncil’e dokunabilir mi dokunamaz mı. Kur’an-ı Kerim’de Nisa (Kadınlar), Müntehine (imtihan edilen kadın), mücadele (mücadele eden kadın), Meryem (Hz. İsa’nın annesi )... gibi sure isimleri vardır. Fakat mesela, rical (erkekler) süresi yoktur.

     

           İSLAM'DA  KADINA VERİLEN  DEĞER

       Peygamberimizin ağzından uydurulan, mevzu - yalan hadisleri ve anlamı saptırılan ayet-i kerimelerin yorumunu bir kenara bırakırsak İslamiyet’i tanımayan bazı insanlar İslamiyet’te kadınlara değer verilmediği kadının erkeğin yarısı kabul edildiğini iddia etmektedirler.

                                                                            MİRAS

        Mirasta erkeğe kadına verilen miktarın iki katı verildiğini söyleyerek kadına haksızlık yapıldığını iddia ederler. Halbuki İslamiyet’te kadın erkek mirasta eşit pay alırlar. Anne, baba, dede, nine... kadın erkek oldukları halde eşit pay alırlar.

       Sadece kız ve erkek kardeşlerde kız kardeşe erkek kardeşin yarısı kadar verilir. Burada sanki bir haksızlık varmış gibi gözükmektedir. Fakat, örneğin baba vefat etse babanın üç dairesi olsa kız kardeş bir erkek kardeş iki daire alırlar. Kız kardeş bir erkekle evleneceği zaman kız kardeşin bir dairesiyle evleneceği erkeğin ailesinden kendisine miras kalan iki payı bir araya gelince toplam üç payları olur. Erkek kardeşinde kendi iki payıyla beraber bir kızla evlenirken evleneceği kızın bir payıyla beraber onlarında toplam üç payı olur. Ayrıca erkek kardeş evleneceği kıza mihir verir.İSLAMDA BAŞLIK PARASI YOKTUR , MİHİR KADINA BOŞANMA VUKU BULURSA BİR SOSYAL GÜVENLİK OLSUN DİYE - SİGORTA- OLARAK VERİLİR! Böylece iki dairesi erimeye başlar. Yine erkek kardeş hayatları boyunca evleneceği kadın ve çocuklarının nafakasını (yiyecek, yatacak, yakacak...) karşılamak zorundadır. İki dairesi erimeye devam eder. Halbuki kız kardeş mihir alır. Ayrıca hayatı boyunca kendisine ve çocuklarına erkek bakmak zorundadır. Kendi bir dairesini ise ailesine harcamak zorunda değildir. O dairesi onun harçlığıdır; satar, bağışlar, kiraya verir... İsterse kocasına da verebilir.

       Kız kardeşe erkek kardeşe verilen miras miktarının yarısı verilmiştir. Anne, baba, dede, nine ... eşit pay alırken kız kardeş ile erkek kardeşte sanki haksızlık varmış gibi gözükür.

                                                                       Miras : 3 daire

                                                      Erkek kardeş                        Kız kardeş 
                                                              2                                    1   
     

                  1-) Kız kardeş       Erkek                                               2-) Kız         Erkek kardeş 
                             1                2                                                        1                   2  
                                     3= + evleniyor                                                          3= + evleniyor
                           Mihir, Nafaka (+)                                                        Mihir, Nafaka (-)      
                          

        Görüldüğü gibi erkek kardeşe çok miras payı verilmesinin sebebi onun toplum içindeki ağır sorumluluğundan dolayıdır. Erkek kardeş aldığı iki payı hep harcayacak , hep eksilecektir. Kız kardeş ise aldığı bir payın yanında mihir, nafaka alacak. Malı artacaktır. Bir payı da kendinin olacaktır. Görüldüğü gibi ilk başta erkek kardeş fazla pay alır gibi görünürse de iş alınan payların dağılımına kullanılmasına gelince kız kardeşin az payı ile erkek kardeşinden daha fazla imkan olanak paya sahip hale geldiği görülmektedir. Erkek kardeşe ailesine -Eşine - verilmesi için fazla verilmiştir. 

  • İslamda Erkek Sorumluluğu

    A-Mehir 

    Müslüman bir erkek, eşine mehir vermekle yükümlüdür. Bu, Allah tarafından kadına tanınmış bir haktır. Nisa Suresi'nin 4. ayetinde şöyle buyurulmaktadır : 

    "Kadınların mehirlerini, bir güçlük çıkarmadan gönül rızası ile verin." 

    Koca, usulüne uygun biçimde mehri ödemediği takdirde kadın mehrini mahkeme yoluyla talep edip alabilir. Onu alıncaya kadar kocasına karşı hakları devam eder ama görevlerini yerine getirmeyebilir.3 

    Mehir, karı ile kocanın veya temsilcilerinin karşılıklı anlaşmasıyla serbestçe belirlenirse ona mehr-i müsemmâ denir. Bunun bir üst sınırı yoktur. Peşin olarak ödenmesi kararlaştırılan kısmı peşin, kalanı daha sonra ödenir. Tamamının peşin olması da karara bağlanabilir. Erkek, mehir borcunun peşin ödenecek bölümünü ödemeden karısından yararlanmaya hak kazanamaz, kadın müsaade ederse o başka. Daha sonraya bırakılan kısım, ya belirlenen günün gelmesiyle , veya boşama ya da ölüm halinde kadına tastamam ödenir. Ölen kocanın mirası bu ödeme yapıldıktan sonra paylaşılır. 

    Erkek, boşadığı kadına olan mehir borcunun tek kuruşunu kesemez. "Eğer bir kadını boşayıp yerine bir başkasıyla evlenmek isterseniz ilkine kantar yükü altın vermiş dahi olsanız hiç bir parçasını geri almayınız."(Nisa 20) 

    Nikah kıyılırken mehir belirlenmemişse mehir hakkı kendiliğinden doğar, isterse kadın, mehir almamak şartıyla nikaha razı olmuş olsun. Bu şekilde kendiliğinden doğan mehire mehr-i misil denir. 

    Bunun miktarı ve ödeme şekli, o kadına denk sayılan diğer bir kadının aldığı mehire bakılarak tespit edilir. Bu denklik kadının babasının akrabaları arasından yaş, güzellik, zenginlik, akıl, dindarlık, bekârlık, dulluk, ilim, edep, güzel ahlak ve çocuksuz olma gibi özelliklere bakılarak tespit edilir.4 Bu özelliklerde ona denk olan bir kadının kocasından almış olduğu mehir onun mehr-i misli olur. 

    Burada başlık ile mehirin aynı olmadığını kaydetmek gerekir. Başlık ve süt hakkı gibi şeyler kadının babasına, annesine veya kardeşlerine ödendiği halde mehir tamamen kadının kendisine ödenir. Mehir tamamen kadının hakkıdır. Mehir üzerinde hiç kimse hak iddia edemez. İslamiyet mehiri şart koşmuş ve başlığı haram saymıştır. 


    Mehirin kadına faydası: 

    İnsanlar zor elde ettikleri şeylere değer verir ve onu kolay kolay elden çıkarmak istemezler. İşte mehir, kadını zor elde edilir yapıp kocanın gözünde kıymetli hale sokar ve çok ciddi bir sebep olmadan onu boşamaya yanaşmamasını sağlar. 

    Bugün büyük şehirlerde kocanın mehir verme ödevi ya tamamen terk edilmekte ya da sembolik bazı şeylerle geçiştirilmektedir. Böylece kadın, hem kadınlığıyla, hem babasının evinden getirdiği malıyla hem de çalışıp aile bütçesine katkıda bulunmasıyla erkeğin bir velinimeti olmakta bu gibi şeyler kadının tabii görevi sayıldığı için de takdir görmemektedir. Bu sebeple bir çok erkek, karısının parasıyla karısına ihanet edebilmektedir. Kötü bir biçimde sömürüldüğünü gören kadın hırçınlaşmakta ve önüne geçilmez aile kavgaları olmaktadır. Erkek, fazla sıkıntıya girmeden nasıl olsa başkasını bulurum düşüncesiyle karısını rahatlıkla boşayabilmekte, kadın da boşanmayı bir kurtuluş olarak görebilmektedir. 


    B- Kadının nafakası 

    "Onları, gücünüze göre oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun." (et-Talâk.6) 

    "Varlıklı olan, nafakayı varlığına göre versin. Darlığa düşmüş olan da Allah'ın kendisine verdiğinden harcasın. Allah hiç kimseyi verdiğinden fazlasıyla sorumlu tutmaz. Allah güçlüğün ardından kolaylık yaratır." (et-Talâk,7) 

    Kadının yeme içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak kocanın görevidir. Kadın zengin de olsa bu konudaki harcamalara katkıda bulunmak zorunda değildir. 

    Kadın kocasının sofrasına oturarak ihtiyacı kadar yeyip içer. Giyecek ihtiyaçlarını da kocasının malıyla karşılar. 

    Koca karısını sofrasına almak istemez veya sofrada ona eziyet yahut cimrilik ederse nafaka, kadının talebi üzerine mahkeme tarafından belirlenir. Gerekli görüldüğü taktirde kadın, kocası tarafından ödenmek üzere nafakası için borçlanabilir. Mesela bir bakkaldan veresiye alacağı gıdaların bedelini kocasına ödettirebilir. Ancak bu son durumda mahkeme kararı gerekir. 

    Isınma, aydınlanma ve temizlik gibi bütün ihtiyaçların karşılanması da kocanın görevidir. 

    İç çamaşırı, elbise ve dış giyim yanında müstakil yatak ve ihtiyaç duyulan ev eşyalarının temini nafakaya dahildir. Kadın, kendine ait elbise ve eşyasından hiçbirini kullanmayabilir. Kocanın aksini talep etmeye hakkı yoktur. 

    Yiyecek ve giyeceklerin belirlenmesi konusunda karı - kocanın durumları yanında zamanın ve bölgenin şartlarına da dikkat edilir. 

    Barınma ihtiyacı için karı ile kocanın halleriyle uyumlu ve örfe uygun bir mesken temini gerekir. Soylu, zengin bir eş için müstakil bir ev tahsisi icabeder. Orta halli bir eşe, içinde rahat edebileceği, tuvalet ve mutfak gibi ihtiyaç duyulan bölümleri olan bir oturma birimi, mesela bir apartman dairesi tahsis edilir. Eş fakir ise, yerine göre, tuvalet ve mutfağı başkalarıyla ortaklaşa kullanılan, fakat kendisine ait kilitli, müstakil bir odanın bulunduğu bir mesken yeterli olabilir. 

    Hali vakti iyi soylu bir kadın, kumasının veya eşinin akrabalarının bulunduğu bir binada oturmayabilir. Kocası müstakil bir ev temin edinceye kadar kocasıyla birlikte olmayabilir. 

    Evin komşuları da önemlidir. Kadın güçsüz olduğu için kocası ona baskı ve haksızlık yapabilir. Kocasının baskı ve haksızlıklarına karşı kendisini koruyabilecek iyi komşular arasında bulunmayan bir mesken, şeriatın kabul ettiği mesken (mesken-i şer'î) sayılmaz. Komşuların insan ilişkileri bakımından iyi ve dini bakımdan da güvenilir kişiler olması gerekir. Kadın, bu şartlara uygun olmayan bir evde oturmaya zorlanamaz. 5 

    C- Kadının hizmetçilerinin nafakası 

    Kadının hizmetçisi onun sahip bulunduğu köle değilse eşinin hizmetçiye nafaka vermesi gerekmez. (Nafakât, m.l86)6 

    Fakir bulunan koca, karısının hizmetçisine nafaka vermekten sorumlu tutulmaz. Gücü yeten kocanın, karısının hizmetçisine nafaka vermesi icap eder. 

    Kadın soylu bir aileye mensup ya da özürlü ise yemeğini pişirmekle sorumlu tutulamaz. Bu durumda koca, yemeği kendi aşçısına yaptırıyorsa karısının yemeğini hazırlaması için hizmetçi tutmak zorunda değildir. Aksi taktirde yemek pişirecek bir hizmetçi tutması gerekir. 

    Kadın ihtiyaç duyduğu şeyleri çarşıdan bizzat almakla yükümlü değildir. Bu, kocanın görevidir. Onları ya kendi getirir veya bu işi yapacak birini tutar. 

    Kadın hasta olur ve hizmetçisi de bulunmazsa ona hizmet etmek kocanın görevi olur. 

    Maddi durumu uygun olan koca, eşinin hizmetçisine nafaka vermekle yükümlüdür. Kadının iki ya da daha fazla hizmetçisi varsa erkek bunlardan yalnız bir tanesinin nafakasından sorumlu olup diğerlerini eve sokmayabilir. Ancak eşinden çocukları bulunur da bu sebeple birden fazla hizmetçiye ihtiyaç duyulursa o zaman birden fazla hizmetçinin nafakasını vermekten sorumlu olur. 

    Koca, hizmetçinin göreceği işleri kendisinin bizzat göreceğini ya da kendi hizmetçisine gördüreceğini söyleyerek kadının hizmetçisinin nafakasını vermekten kaçınamaz. Kadın buna razı olursa o başka. 

    Hizmetçiye verilecek nafaka ona yetecek kadar olmalıdır. Verilecek elbise ise örf ve adetlere uygun olarak giyimine yetecek miktarda olmalıdır. Mevsime, yaşanan yere ve zamana göre elbisede değişiklikler olur. (Nafakât, m. l85-200 arası) 

    D-Kadına bir mûnise, bir arkadaş temini 

    Kadın, büyük bir evde tek başına oturmaktan sıkılır ve korkarsa kocanın ona bir arkadaş temin etmesi gerekir. 

    Eğer sıkılıp korkmayacağı biliniyorsa iyi komşular arasında, küçük bir evde yaşayan eş için bir mûnise, yani ona can yoldaşı olacak bir arkadaş temini gerekmez . (Nafakât m. 298 ) 

    E-Süt çocuğunun emzirilmesi 

    "Analar çocuklarını tam iki yıl emzirsinler. Bu, emzirme süresini tamamlamak isteyenler içindir. Anaların beslenmesi ve giyimi, çocuk kendinden olan babanın borcudur.İnsan ancak gücünün yettiğinden sorumlu tutulur. Ne ana çocuğu yüzünden ne de çocuk kendinden olan baba, çocuğu yüzünden sıkıntı çekmelidir."(Bakara 233) 

    Annenin çocuğunu emzirmesi dini bakımdan kendine vacip olmakla birlikte hukuki bakımdan anne buna zorlanamaz. Ancak baba fakir olur da süt anne tutmağa gücü yetmez veya sütanne bulamaz yahut çocuk başkasının memesini almazsa kadın çocuğunu emzirmeye zorlanabilir. (Nafakât, m.439) 
    Anne, sütannenin kendi yanında bulunmasını arzu ettiği halde sütanne bunu kabul etmezse baba, daima annenin yanında bulunacak sütanne bulmağa mecburdur.( Nafakât, m.442) 

    Kadın kendi çocuğunu emzirmesinden dolayı kocasından ücret alamaz ama boşanarak kocasından ayrılmış ise o başka. Böyle bir kadın kendi çocuğunu emzirmek için ücret alabilir. (Nafakât m. 445 ve 451) Bu durumda anne, başkasının isteyeceği ücret ile ya da ücretsiz olarak çocuğunu emzireceğini söylerse çocuk sütanneye verilemez. 

    F-İddet Nafakası 

    Boşanmış olan veya kocasındaki hadımlık ve güçsüzlük gibi bir rahatsızlıktan dolayı mahkeme tarafından ayrılmasına karar verilmiş bulunan bir kadının eski kocasıyla alakasının tamamen kesilmesi için belli bir süre beklemesi gerekir ki, bu müddete iddet müddeti denir. Hamile ise çocuk doğuncaya kadar, adet görüyorsa üç kere adet görüp temizleninceye kadar, adet görmüyorsa üç ay bekler. Bu süre içinde eski kocasına ait evin bir bölümünde oturması, yiyecek ve giyeceğinin onun tarafından karşılanması gerekir. 
    Kocasının ölmesi halinde kadın gene iddet bekler. eğer hamile değilse bu müddet dört ay on gündür. Hamile kadınların iddeti çocuğun doğumuna kadar sürer. Ölüm iddetinden dolayı kadın nafaka alamaz. Çünkü nafakadan sorumlu olan kocası artık hayatta yoktur. 

    G-Çocuk Bakımı (Hidâne hakkı) 

    Hidâne, çocuğun, ehliyetli biri tarafından belli bir süre için alı konup yetiştirilmesi demektir. Çocuğun yetiştirilmesi dinen anneye aittir ama anne hukuken bununla sorumlu tutulamaz. Fakat çocuğun bakımını üstlenecek başka bir kimse yoksa o zaman anne çocuğa bakmağa mecbur olur 7 . 

    Anne boşanıp ayrıldıktan sonra hidâne için babadan ücret talep edebilir. (Nafakât m. 453) Çocuğun bakılacağı evin kirası da babaya aittir. Baba yoksa bunu en yakın akrabası öder.Fakat annenin kendi meskeni bulunur da çocuğa orada bakmak mümkün olursa ayrıca kira talep edemez. ( Nafakât m.460) 

    Çocuk için ödenecek nafaka, babanın maddi gücüne ve çocuğun yaşına göre değişir. Babanın eli darda değilse çocukların nafakalarında genişlik göstermesi gerekir. Hakim, nafakayı uygun gördüğü miktarda artırır. (Nafakât,m.458) Çocuk için takdir edilen nafaka anneye verilir. Annenin nafakayı çocuğa harcamadığı tespit edilirse ya nafaka güvenilir bir kişiye verilerek annenin ondan sabah akşam azar azar alması temin edilir veya nafakayı harcama görevi annenin dışında birine verilir. (Nafakât,m.461-462) 

    Anne bir yabancıyla evlenince çocuğa bakma hakkını kaybeder. Çünkü bu durumda çocuk aşağılanıp huzursuz edilebilir. Fakat anne, çocuğun yakınlarından olan bir şahısla mesela amcasıyla evlenmişse bu hak düşmez. Anne yabancı biriyle evlendiği halde bu kişi çocuğun bakımını kabul ederse onu annesinden almak caiz olmaz. Çok kere bir üvey baba, karısının hatırı ve Allah rızası için bir çocuğa akrabasından daha iyi bakabilir 8 . 

    Bir kimse çocuğunu alıp başka bir yere götürmek isterse anne buna mani olabilir. Çünkü annenin çocuğu terbiye etme hakkını çiğnenmiş olur. 

    Erkek çocuklar kendi işlerini yapabilecek bir çağa gelinceye kadar bakımını üstlenen kadının (hâdinesinin) yanında bulunur., ondan sonra velisine teslim edilirler. Bu müddet yedi, sekiz veya dokuz yaşını tamamlayıncaya kadardır. Uygulamada yedi yaş esas alınmıştır. Erkek çocuklar bu yaştan sonra bir erkek gibi yetişmeye, ilim ve sanat öğrenmeye ihtiyaç duyarlar. Bu konuda babaları ve dedeleri daha ehildirler. 

    Kız çocukları ise adet görmeye veya büluğ çağına yaklaşmaya yani erkeklerin ilgisini çekmeye (müştehat olmaya) başlayıncaya kadar analarının yanında kalırlar. Bundan sonra babalarının ve dedelerinin korumasına daha çok ihtiyaç duyacaklarından analarından alınırlar .9 

    Bakım hakkı sona ermiş olan çocuğu anne, istediği zaman gidip görebilir. Kendisi bundan men edilemez. 

    H-Çocukların nafakaları 

    Kız olsun erkek olsun, çocukların nafakalarını temin etmek babanın görevidir. Annenin ve diğer akrabanın bu konuda bir sorumluluğu yoktur. 

    Baba çocuklarına bir türlü nafaka vermez ya da gaip olursa hakim, baba üzerine nafaka takdirinde bulunarak borçlanmak suretiyle çocukların geçimini temin etmesini anneye emreder. Sonra anne bu borcu çocukların babasından alır. Anne borç almayıp da harcamayı kendi malından yapmışsa bunu da bilahare kocasından talep edip alabilir. Babanın yokluğunda çocukları geçindirme görevini babanın babası üstlenir. 

    Baba, ayrıca bir serveti olmayan küçük çocuklarına bakmağa mecburdur. Çalışıp kazanacakları çağa geldiklerinde onları durumlarına uygun bir sanata koyar yahut ücretle çalıştırıp kazançlarını kendilerine harcar. Kazançları yeterli olmazsa noksan kalan kısmı baba, kendi malından tamamlar. Artan bir şey olursa onu çocuk namına saklar. Eğer çocuğun babası israfçı biri ise bu fazla kısım, hakim tarafından güvenilir bir kişiye teslim edilir. Çocuğun babası veya anası fakir olur da bu fazla kısma muhtaç olurlarsa onu kendilerine harcayabilirler. 

    Çocuklar için taktir edilecek nafakalar, onların yaşlarına ve babalarının servetine uygun, yeterli miktarda olmalıdır. Babaları orta halli ise çocuklar için birer hizmetçi, yetmediği taktirde ikişer hizmetçi de tutulur. 10 

    İ- Büyük evladın nafakası 

    Büluğa ermiş olan erkek evladın nafakası babaya lazım gelmez, kendilerinin çalışıp karşılaması gerekir. 

    Mevki sahibi ve soylu bulunan kimselerin oğlu olduğu için bir yerde işçilik yapamayacak durumda olanlar kazançtan aciz sayılırlar. Bunların malları yoksa ve mahkemeye müracaat ederlerse nafakalarını hakim taktir eder. Babaları, " Biz bunların geçimini sağlarız." diyemezler. 

    Kız evladın, kendine yetecek malı yok ve evli de değilse nafakası babasına aittir. İster bakire olsun isterse iddetini tamamlamış dul olsun, fark etmez. 

    Evladın tahsil masrafları babaya aittir. 

    Büyük evladın gelirleri ve kazançları kendilerine yeterli olmaz ve çalışıp kazanamayacak durumda bulunurlarsa noksan kalan bölümünü babanın tamamlaması gerekir11 . 

    Günümüzde yukarıdaki görevlerin büyük bir kısmının erkekler tarafından yerine getirilmediği, kadının bu yüzden taşıyamayacağı yükler altına girdiği ve bir çok aile ihtilafının çıktığı kolaylıkla anlaşılabilir. 

  • İman

    İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.

    Amentü şöyledir:
    Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
    [Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]

    İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. Tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba [görmedikleri halde Resulümün bildirdiği her şeye] iman ederler) buyuruyor. (Bekara 3) Resulü de, (Dini[hükümleri, dinde bildirilenleri] aklı ile ölçenden daha zararlısı yoktur) buyurdu. (Taberani)

    Nazara yani göz değmesine inanmayan bir kimse, (Bugün fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine artık inanıyorum) dese bunun kıymeti olmaz. Çünkü bu insan dine değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Peygambere inanıyor. Yani fen kabul ettiği için, şuaların etkisini gözü ile gördüğü için inanıyor ki bu iman olmaz. Dinde bildirilen her şeyi, fen ispat edemese de, fayda veya zararını gözü ile görmese de, yine inanmak lazımdır. Hakiki iman gayba inanmaktır yani görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Gördüğünü itiraf etmek olur. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmayı gerektirmektedir. Çünkü hiç birini görmüş değiliz.

    Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri açıklayarak imanı şöyle tarif etti:
    (İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana],kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]

    (Onlar gayba [Allah'a, meleklere, kıyamete, cennete, cehenneme görmedikleri halde] inanırlar.) [Bekara 3]

    (Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete iman ederler.) [Bekara 4]

    Bu üç âyette, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlereve gayba inanmak bildiriliyor. 

    (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255] 

    (Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145] 

    (Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2] 

    Bu üç âyet, takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte, kadere iman etmeyi göstermektedir.

    (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah’tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. “Küllün min indillah” [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
    Bu âyet, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir.

    (Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
    Bu âyet de, Resulullahın peygamber olduğunu bildirmektedir.

    Amentü’nün manası

    Allah’a inanmak: 
    Allahü teâlânın varlığına, birliğine, Ondan başka ilah olmadığına, her şeyi yoktan yarattığına, Ondan başka yaratıcı olmadığına kalben inanmak, kabul etmek demektir. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği son Peygamberi Muhammed aleyhisselam vasıtasıyla bildirdiği dinin hepsini kabul etmek, beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
    (Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]

    Meleklere inanmak: 
    Melekler nurani cisimlerdir. Hiçbirinde erkeklik dişilik yoktur. Hepsinin günahsız, emin olduğunu kabul etmek, tasdik etmek, yaptıkları işleri beğenmek şarttır. Bir âyet-i kerime meali:
    (Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]

    Kitaplara inanmak: 
    Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an ve diğer kitapların Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine, hepsinin hak olduğuna inanmak lazımdır. Ancak, Kur’an-ı kerimden önceki kitapların insanlar tarafından değiştirildiğini, Allah kelamı olmaktan çıktıklarını bilmek, bunu kabul ve tasdik etmek demektir. Önceki kitapların hiç biri değişmemiş bile olsa, Allahü teâlâ tarafından nesh edildiğine yani yürürlükten kaldırıldığına iman etmek gerekir. Bir âyet-i kerime meali:
    (Onlar, sana indirilene [Kur’an-ı kerime], senden önceki indirilen kitaplara iman ederler.) [Bekara 4] 

    Peygamberlere inanmak:
    Peygamberlerin hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş olup, sadık, doğru sözlü, günahtan masum olduklarını kabul ile tasdik etmek demektir. Onlardan birini bile kabul etmeyen, beğenmeyen kimse, kâfir olur. Peygamberlerin ilkinin Âdem aleyhisselam ve sonuncusunun, Muhammed aleyhisselam olduğuna iman etmek, kabul ve tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizin bildirdiği dini hükümlerin hepsini, en güzel şekilde ve eksiksiz tebliğ ettiğine inanmak, bu emir ve yasakların hepsini kabul edip, hepsini beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali: 
    (Bütün Peygamberlere iman edip, hiçbirini diğerinden ayırmayanlar Allah’ın mükafatına kavuşacaktır.) [Nisa 152]

    Kaza ve kadere inanmak:
    Allahü teâlânın insanlara cüzi irade verdiğini, insanların bu cüzi iradeye göre tercih ettikleri ve yaptıkları her şeyi Allahü teâlânın yarattığına iman etmek demektir. Hayır ve şer, her şeyi kulların talep ettiklerini, Allah’ın da bunu dilediği takdirde yarattığını bilmek, bunu kabul ile tasdik etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
    (Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.)[Ahzab 38]

    Ahirete inanmak: 
    İnsanların kıyamet kopunca, dirileceklerine, hesap ve mizandan sonra, Müslümanların Cennete, kâfirlerin Cehenneme gideceklerine ve orada ebedi kalacaklarına iman etmek, bunu kabul etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
    (Onlar [Müslümanlar], ahiret gününe iman ederler.) [Bekara 4] 

    Kelime-i şehadete inanmak şöyle olmalı: 
    Ben şehadet ederim ki, yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu, resulü ve son Peygamberidir. İki âyet-i kerime meali:
    (Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]

    (Allah’a ve resulüne inananlara, rableri katında nurları ve ecirleri vardır.) [Hadid 19] 

    İnanmak ne demek?
    Sual: Müslüman olmak için Amentü’deki altı esasa inanmak şarttır, ama inanmak ne demektir? 
    CEVAP 
    İnanmak, görmüş gibi, kabul etmek, tasdik etmek, beğenmek demektir. Bir insanın Müslüman olabilmesi için, iman sahibi olması, yani dinimizin emir ve yasaklarına inanması şarttır. Yalnız inanması da kâfi değildir; bu emirleri beğenmesi ve sevmesi de şarttır. Bu da bir bilgi işidir. Yapıp yapmamak ayrı, bunları kabul etmek, beğenmek ve sevmek ayrı şeydir. Yapıp yapmamak günah ve sevapla ilgili, kabul etmek ve beğenmek imanla ilgilidir. İmanın altı esası bir bütün olup, çok önemlidir. Ufak bir şüphe götürmez. İnandığı halde, birini bile beğenmemek kâfirliktir.

    İmanın tarifi nedir?
    İmanı şöyle tarif ediyorsunuz:
    "İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur, resulü tasdik etmiş olmaz. Veya, resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. İman, Amentü’deki 6 esasa kesin olarak inanmaktır. Çünkü iyiler övülürken, (Onlar gayba inanır)buyuruluyor." Bu tarif, Kur'ana zıttır, Bekara suresinin 62. âyetine aykırıdır. İman sadece Allah’a ve ahirete olması gerekir. Bu tarifin Muhammedi tavırla hiç bir alakası yoktur. 
    CEVAP
    (Muhammedi) ifadesi uygun değildir. Bu, Peygamber efendimizin Allah’ın Resulü olduğuna inanmayan, Kur'anın Allah’ın kelamı değil, Muhammed aleyhisselamın sözü olduğunu savunan müsteşriklerin ve misyonerlerin ifadesidir. İman edilmesi gereken hususlar sadece Bekara 62 de mi bildiriliyor? Diğer âyetleri niye gizliyorsunuz? Güneş balçıkla sıvanmaz. İman sadece Allah’a ve ahirete değil, Amentü’deki altı esasa inanmaktır. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmaktır. Çünkü hiç birini görmüş değiliz. 

    Peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünü olan Hazret-i Ebu Bekir bu üstünlüğe kavuşup nasıl Sıddık lakabını aldı biliyor musunuz? (Allah ne diyorsa doğrudur, Allah’ın resulü ne diyorsa doğrudur) demesi yüzünden bu dereceye yükselmiştir. Kâfirler,(Muhammed, Ebu Bekir’e galiba sihir yapmış, çünkü görmeden inanıyor, bir anda onun Miraca gidip geldiğini tasdik ediyor) diye hayrette kaldılar.

    İslamiyet’i beğenmek
    Sual: Bir kimse, Amentü’nün altı şartına inansa, fakat Allah’ın emir ve yasaklarından birini beğenmese, mesela (Cehennem lüzumsuzdur)veya (Şarabın haram edilmesi anlamsızdır) dese, bu kimse, imanın şartlarının hepsini kabul ettiği için imanlı sayılmaz mı?
    CEVAP
    Sayılmaz. Amentü’nün içinde Allah’a iman vardır. Allah’a iman, bütün sıfatlarıyla birlikte Ona imandır. Ayrıca emir ve yasaklarının yani İslamiyet'in doğru ve yerinde olduğuna da inanmak şarttır. Böyle inanmayan iman etmiş sayılmaz. Demek ki, Amentü’ye inanan kimsenin İslamiyet’i beğenmesi şarttır, çünkü İslamiyet, Allahü teâlânın emir ve yasaklarıdır. Emir ve yasakların birini bile beğenmemek küfür olur.

    Bunun gibi hubb-i fillah, buğd-i fillah da imanın esaslarındandır. Allahü teâlâyı sevmek de, emir ve yasaklarının hepsini yerinde ve güzel bulmakla olur. Allah’ı ve onun dostlarını sevmek, sevmediklerini sevmemek de lazımdır. Bir hadis-i şerif:
    (Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren, Allah için yasaklayan, gerçek iman sahibidir.) [Ebu Davud]

    İman herkese lazım
    Sual: İman etmek akıl icabı değil midir?
    CEVAP
    İmanı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise, çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak ve beğenmek) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır. 

    Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum derse, buna, (İnanmamak için elinde senedin, vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana engel oluyor?) denirse ne cevap verecektir? Elbette hiçbir vesika gösteremiyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir. Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır. 

    İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, zevkli tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lazım değildir. Yalnız kalb ile, ihlas ile, samimi olarak inanmak yeterlidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki, (Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimal vermesi, zannetmesi akıl icabıdır). Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve kesin çaresi olan iman nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?

    İmandan mahrum olan
    Sual: (İman edenin, neyi yok; imandan mahrum olanın neyi var ki?) sözü, ne demektir?
    CEVAP
    Hüküm, neticeye göre verilir. Ebedi kâr ve zarara bakılır. Ebedi nimetlere kavuşmanın veya ebedi azaplara düşmenin sebebi, insanda bir hazinenin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Bu hazine imandır, Müslüman olmaktır. Bu hazineye malik olanın her şeyi var demektir. Bu hazineden mahrum kalanın da, hiçbir şeyi yok demektir. Mesela dünyanın en fakir insanı salih bir Müslüman olsun. Bu çok fakir Müslümana, (Dünyanın bütün servetini, her şeyin tapusunu sana vereceğiz, dünyanın lideri de, sen olacaksın, ama; imanını bırak) deseler. O, çok fakir Müslüman, bunu asla kabul etmez. Demek ki, iman sahibi, dünyadaki bütün servetin satın alamayacağı bir hazineye ve erişilemeyecek bir makama sahiptir. 

    Netice olarak, Allahü teâlâya iman eden kimse, o haliyle de ölürse, ebedi Cennetliktir. Başka hiç bir şeyi olmasa da, ne önemi var? İmandan mahrum olanın akıbeti ise, ebedi Cehennemdir. Bütün dünya onun olsa da, neye faydası olur? Onun için bir iş yaparken, bu işten Allahü teâlâ razı mı, değil mi ona bakmak gerekir. O, razı ise başka hiç kimse razı olmasa da, önemi yoktur. O razı değilse, herkes razı olsa da, beğense de, hiç kıymeti olmaz. O halde her işte ölçümüz, Allahü teâlânın rızası olmalıdır.

    Dil ile ikrar
    Sual: Bir ingiliz arkadaşım var. Müslüman olmuş, namaz kılıyormuş ama, hiç kimseye söylememiş. İngilizler Müslüman olduğunu duyarsa, iyi gözle bakmayacaklarını söylüyor. Kitaplarda okumuş, kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek gerekiyor, şimdi benim kaç kişinin yanında Müslümanlığımı ikrar etmem gerekir diyor. İkrar etmeden veya edemeden ölsem Müslüman sayılmaz mıyım diyor. 
    CEVAP
    Evet iman etmek için kalb ile tasdik dil ile de ikrar gerekir. Ancak, onun dil ile başkalarına ikrar etmesi gerekmez. İslam ülkesinde ikrar etmesi gerekir ki, Müslüman olarak bilinsin ve Müslümanlara yapılan muamele ona yapılsın ve Müslüman mezarlığına defnedilsin.

    İnanmak ve beğenmek
    Sual: Cennete, Cehenneme ve Allah’a inanan herkes mümindir ve Cennete gider deniyor. Böyle bir şey var mıdır?
    CEVAP
    Çok yanlış bu! Şeytan da Allah’a inanıyor, o da Cennete Cehenneme inanıyor. Hatta imanın diğer şartlarına da inanıyor. Meleklere inanıyor, Peygamberlere inanıyor, gönderilen kitaplara inanıyor. Öldükten sonra dirilmeye inanıyor. Hesaba, kitaba inanıyor yani bunları biliyor. Demek ki Amentü’ye sadece inanmakla, bunları bilmekle iman olmuyor. Amentü’de bildirilen altı esasa inanmakla birlikte, Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve hepsini beğenmek de şarttır. Birini bile beğenmeyen müslüman olamaz. Bir de, Hubb-i fillah, buğd-i fillah ile gayba iman var. Yani Allah dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek ve gayba inanmak gerekir. Tersi, yani Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da dost bilen ve gayba inanmayan kimse mümin olamaz.

    Demek ki Amentü’ye şeytan da inanıyor, hepsini teker teker biliyor. Ancak şeytan, inandığı, teker teker bildiği bu şeyleri kabul etmiyor, beğenmiyor ve Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da dost biliyor. Şeytan gibi bilen ve inanan kimse mümin olmaz.

    En faziletli iman 
    Sual: En faziletli iman nedir?
    CEVAP
    İmanın altı şartına inanıp, hubb-i fillah ve buğd-i fillah ile gayba inandıktan sonra, hep Allahü teâlâyı hatırlamak, her işini dine uygun olarak, Allah için yapmaktır. Bir hadis-i şerif meali:
    (En faziletli iman, nerede olursan ol, Allahü teâlânın seninle beraber olduğunu bilmendir.) [Taberani]

    İman mahlûk mudur?
    Sual: İman mahlûk mudur, yani sonradan mı yaratılmıştır?
    CEVAP
    İslam âlimleri buyuruyor ki: İman, Allahü teâlânın hidayeti olması bakımından mahlûk değildir; fakat kulun tasdik ve ikrar etmesi bakımından mahlûktur. İş sahibi, işi yaratan değil, bu işi yapandır. İnsan, mahlûk olduğu gibi, insanın küfrü de, imanı da mahlûktur.(Milel ve Nihal)

    Müslüman olmak için
    Sual: S. Ebediyye’de, (Müslüman olmak için, hiçbir formaliteye, müftüye, imama gitmeye lüzum yoktur) denildikten sonra, Makamat-i Mazheriyye’den, (Allahü teâlâya, Resulüne ve Onun Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Beğendim, kabul ettim. Allahü teâlânın ve Resulünün dostlarını severim ve düşmanlarını sevmem demek kâfidir) diye naklediliyor. Sanki buradan, (Müslüman olmak için imanın altı esasına inanmaya gerek yok) gibi anlaşılıyor. İmanın altı esasına inanmayan nasıl Müslüman olur?
    CEVAP
    O ifade eksik değildir. Orada imanın esası veciz olarak anlatılmıştır. (Resulullah'ın bildirdiği her şeye, onun bildirdiği şekilde inandım, kabul ettim hepsini beğendim) denince özet olarak her şey bildirilmiş oluyor.

    Bir insan, imanın altı esasına inansa da, yine Müslüman olmayabilir. Her maddenin şartları vardır. Amentüyü okuyup hepsine inandım demek yetmez. Her birine birer örnek verelim:
    1- Allah'a inanmak: (Allah'a inandım) demek yetmez. Bir kimse, (Allah kutuplardadır) veya (Merih gezegenindedir) yahut (Arş’tadır) dese kâfir olur. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. (Allah’ın her şeye gücü yetmez) diye inansa küfür olur. Demek ki, sadece (Allah'a inanıyorum) demek yetmez. Bildirilen kâmil sıfatlarıyla Allah'a inanmak lazımdır.

    2- Meleklere inanmak: (Meleklere inandım) demek yetmez. Hristiyanlar gibi, (Melekler Allah'ın kızlarıdır) diye inansa kâfir olur. Demek ki, sadece (Meleklere inanıyorum) demek yetmez. Dinimizin bildirdiği sıfatlarıyla meleklere inanmak lazımdır.

    3- Kitaplara inanmak: (Kitaplara inandım) demek yetmez. Bozuk kitaplardaki yanlış iman bilgilerine inansa kâfir olur. O hâlde dinimizin bildirdiği şekilde kitapların vasıflarına da inanmak lazımdır.

    4- Peygamberlere inanmak: (Peygamberlere inandım) demek yetmez. Peygamberlere hâşâ (Yalancı, cahil kimselerdir) diye inansa kâfir olur. Demek ki, dinimizin bildirdiği şekilde peygamberlerin vasıflarına da inanmak lazımdır.

    5- Âhirete inanmak: (Âhirete inandım) demek yetmez. (Âhirette Cennet ve Cehennem diye bir şey yok) veya (Cennet Cehennem var, ama ebedî değildir) dese kâfir olur. O hâlde, âhiretle ilgili dinimizin bildirdiği her şeye inanmak lazımdır.

    6- Hayır şer Allah'tandır: (Hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inandım) demek yetmez. Mesela bir kimse, (Şer, kötülüktür, günahtır. Allah bize kötülüğü, günahı zorla işletiyor) diye inansa kâfir olur. Demek ki, hayra, şerre dinimizin bildirdiği şekilde inanmak lazımdır.

    Bu örneklerden anlaşıldığı gibi, bu saydıklarımızı kabul etmeden (İmanın altı esasına inandım) dese Müslüman olamaz. Makamat-ı Mazheriyye’deki husus, şahane bir bilgidir. Orada, (Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Beğendim, kabul ettim) deniyor. Allahü teâlâdan getirdiklerinin içinde, imanın altı şartı da vardır. Altı şarta nasıl inanılacağı da vardır. Haramların, helâllerin, ibadetlerin hepsi vardır. Yani tek eksik yoktur. Bu şekilde inanan kimse, tam Müslüman olur.

    Kalble inanmak yeter mi?
    Sual: Din kitaplarında, (Muhammed aleyhisselamın, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği şeylerin hepsine kalble inanıp, dille de ikrar etmeye, yani söylemeye, (İman) denir) buyuruluyor. Bir gayrimüslim, dinimizin bildirdiği gibi inansa, fakat Müslüman olduğu duyulursa, kendisine bir zarar geleceğinden korktuğu için, imanını gizlese, yani dille ikrar etmese, Müslüman sayılır mı?
    CEVAP
    Elbette Müslüman sayılır. Çünkü kitaplarda, (Söylemeye mâni bulunduğu zaman, söylememek affolur) buyuruluyor.

    Dille ikrarın faydalarından biri, o kimseye Müslüman muamelesi yapılır, ölünce cenaze namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına konur. Müslümanlar ona dua eder. Dille ikrar etmezse, bunlardan mahrum kalır. Onun için bir mâni yoksa, göğsümüzü gere gere, (Elhamdülillah ben Müslümanım) demelidir. Amentü’yü sonuna kadar okumalıdır.

    İman; tasdik ve ikrardır
    Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında, imanın tarifi yapılırken, (Muhammed aleyhisselamın, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği şeylerin hepsine kalble inanıp, dille de ikrar yani söylemektir) deniyor. Bir gayrimüslim iman etse, fakat herhangi bir sebeple bunu hiç kimseye söylemese, o hâliyle ölse, imansız mı ölmüş olur?
    CEVAP
    İman ettiğini dil ile de söylemeye mâni bulunduğu zaman, söylememek affolur. Mesela korkutulunca [zarar görme durumu varsa], hasta, dilsiz veya söyleyecek vakit bulamadan öldüğü zaman, söylemek icap etmez. (İslam Ahlakı)

    Hanefî mezhebindeki âlimlerin çoğuna göre, iman; dille ikrar, kalble tasdiktir. Muhakkik zatlara göre, ikrar etmek yani dille de söylemek, dünyada İslâm ahkâmının icrası için şarttır. Bu âlimlere göre, imanı kalbiyle tasdik eden kimseden, her ne zaman diliyle söylemesi istenir de, bir mâni olmadan söylemezse, bu inat küfrüdür ki, kalbindeki tasdiki fayda vermez. (Dürr-ül muhtar)

    Sualin cevabı şöyle oluyor: Çevresinden zarar görme veya başka bir mazeretten dolayı Müslüman olduğunu söylemeyen kimse, imanla ölmüş olur.

  • İlmihal Nedir.

    Terim olarak Müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, Müslümanlığın gereğini yerine getirmenin vazgeçilmez şartı durumundaki temel bilgilere ilmihâl denilmiştir.

    Her müslümanın kendi durumuna göre bilmesi gereken temel dinî bilgilerin özlü bir şekilde ve belli bir mezhep geleneğine bağlı kalınarak yazılmış kitaplara da ilmihâl denilmiştir. 

    Miladî onuncu yüzyıldan itibaren yazılmağa başlayan ilmihâl kitaplarında ilmihâl bilgileri yanında, günlük hayata ilişkin tecrübe birkimi ve geleneği de ana hatlarıyla mevcuttur. Böylece dinî eğitim için başlangıç, dinî hayat açısından ortak payda değerindeki ilmihâl bilgileri, fertler için kaçınılmaz pratik bir ihtiyacı karşılamıştır. İlmihâllerde muâmelata dair bilgiler, hitap edilen insanların yaşadığı zaman ve coğrafyaya göre değişiklikler göstermekle birlikte bu eserler daha çok herkesin bilmesi gereken hususları içerir.

    Temel dinî bilgileri içeren ilmihâller yanında akaid, ibadet, insanlar arası münasebetler gibi konulardan yalnız birini veya sadece bir mezhebin esaslarını ilgilendiren bilgileri ihtiva eden ilmihâller de yazılmıştır.

     

  • Hadis Nedir.

    "Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlâkî ve beşerî vasıflarından oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli. Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır,

    Hadis kelimesi, "eski"nin zıddı "yeni" anlamına geldiği gibi, söz ve haber anlamlarına da gelir. Bu kelimeden türeyen bazı fiiller ise haber vermek, nakletmek gibi anlamlar ifade eder. Hadis kelimesi, Kur'ân'da bu anlamları ifade edecek biçimde kullanılmıştır. Sözgelimi, "Demek onlar bu söze (hadis) inanmazlarsa, onların peşinde kendini üzüntüyle helak edeceksin" (el-Kehf, 18/6) âyetinde "söz" (Kur'ân); "Musa'nın haberi (hadîsu Musa) sana gelmedi mi?" (Tâhâ, 20/9) ayetinde "haber" anlamına gelmektedir. "Ve Rabbinin nimetini anlat (fehaddis)" fiili de "anlat, haber ver, tebliğ et" anlamında kullanılmıştır.

    Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber'den rivayet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kelime, bizzat Rasûlullah (s.a.v.) tarafından da, bu anlamda kullanılmıştır. Buhârî'de yeralan bir hadîse göre Ebû Hüreyre, "Yâ Rasûlullah, kıyamet günü şefâatine nail olacak en mutlu insan kimdir?" diye sorar.

    Hz. Peygamber şöyle cevap verir: "Senin "hadîse" karşı olan iştiyakını bildiğim için, bu hadis hakkında herkesten önce senin soru soracağını tahmin etmiştim. Kıyamet günü şefaatime nail olacak en mutlu insan, "La ilahe illallah" diyen kimsedir" (Buhârî, ilim; 33).

    Hadisin Dindeki Yeri ve Önemi:

    Rasûlullah (s.a.v.), Allah'tan aldığı vahyi yalnızca inanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O'na "yaşayan Kur'ân" da denilmiştir. İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin Allah tarafından Hz. Peygamber'e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da, "O (Peygamber), kendiliğinden konuşmaz; O'nun sözleri, kendisine inderilmiş -vahiyden başkası değildir" (en-Necm, :3-4) âyetini ileri sürerler. Ayrıca, "Andolsun ki; Allah, mû'minlere büyük lütufta bulundu. Çünkü, daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi araladan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi" (Âlu Irnrân, 3/164) âyetinde sözü edilen "hikmet" kelimesinin, "sünnet" anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim, Hz. Peygamber ve O'nun ashabından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. 

    Rasûlullah'tan (s.a.v.) şöyle rivayet edilmiştir: "Bana kitap (Kur'ân) ve bir de onunla birlikte, onun gibisi (sünnet) verildi" (Ebû Dâvûd, Sünen, II, 505). Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: "Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.v.)'e Kur'ân'ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi" (İbn Abdilberr, Câmiu'l Beyâni'l-ilm, II, 191).

    Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.v.)'a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki; Kur'ân, hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i'câz) ve Levh-i Mahfûz'da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)'in ve ne de Hz. Peygamber'in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. Hadîs ise, lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur'ân lâfzı gibi mu'ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi caizdir.

    Hz. Peygamber'den hadîs olarak nakledilen, fakat daha ziyade, O'nun (s.a.v.) sade bir insan sıfatıyla, dinî hiçbir özelliği bulunmayan, günlük yaşayışıyla ilgili sözlerinin, yukarıda anlatılanların dışında kaldığını söylemek gerekir. O'nun (s.a.v.) bir insan sıfatıyla hata yapabileceğini açıklaması (Müslim, Fedâil, 139-140-141) bunu gösterir. Nitekim bazı ictihadlarında hataya düşmesi, bu konularda herhangi bir vahyin gelmediğini gösterir. Ancak bu hataların da, bazan vahiy yolu ile düzeltildiği unutulmamalıdır.

    Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur'ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:

    1. Bazı hadisler, Kur'ân'in getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder. Ana-babaya itaatsizliği, yalancı şahitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.

    2. Bir kısmı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. Kur'ân'da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermekemredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.

    3. Bazı hadisler de, Kur'ân'ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar. Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri' (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler örnek olarak verilebilir.

  • Fıkıh ve Fetva

    "FIKIH" Arapça "fe-ku-he" maddesinden gelir. Sözlük anlamı ile "bir şeyi iyi kavramak, anlayışlı olmak, bilmek" demektir. Bu açıdan "ilim"den biraz farklıdır. "Ilim" nasıl olursa olsun bilmek, "fıkıh" ise, işin esprisini kavramak, inceden inceye bilmek, demektir. "Fıkıh" sonradan şeriat ilimlerini (Kitap ve Sünneti) bilmeye ad olmuştur. Daha sonra da hüküm isteyen furû mes'elelerine ve onları bilmeye denmiştir. Rasûlullah (sav) döneminde "fıkıh", bugünkü tahsîsî (spesifik) anlamında değildi. Meselâ o: "Allah kime hâyir dilerse onu dinde fakîh kılar", "Insanlar madenler gibidirler. Cahiliyette seçkin olanları, fıkhettikleri takdirde Islâm'da da seçkin olanlardır." Ibn Abbas için: "Allah'ım, onu dinde "fakîh" kıl ve ona Kur'ân'ın te'vilini öğret" buyururlarken "fıkhı", hep bu genel anlamda, yani iyice anlama ve kavrama anlamında kullanmıştır. Fıkıh, tabiin dönemine kadar bu anlamda kullanılmış olacak ki, Imam-i Azam onu: "Kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir" diye tarif etmiş ve itikad esaslarından bahseden eserine "el-Fıkhu'l-Ekber" yanî, iyi anlaşılması gereken en önemli mes'eleler adını vermiştir. Daha sonra, ilimlerin çok detaylı ihtisas dallarına ayrılmasıyla da fıkıh, "şer'î ve amelî mes'eleleri bilmektir" diye tanımlanmıştır.

    Her ne olursa olsun, fıkıhla ilgisi olmayan bir müslüman düşünülemez. İşte bu mulahaza ile bizler "fıkıh" penceresini biraz aralayacak ve onun genellikle tahsîsî anlamıyla, günübirlik mes'elelerimize çare arayacağız. Şimdilik yapacağımız sadece nakil anlamında fıkıhtır. Yani bizler şu anda, fıkıhla meşgul olduğumuz için mecazî manâda fakihiz. Halimize, şu ana kadar aldığımız yola, yapılması gerekenlere göre yaptıklarımıza baktığımızda hakiki anlamda fakîh, yani müctehid olamayacağımızdan korkuyoruz. Ama Allah'ın lütfûnu, bize: "Ya Rab, bizi muttakilere imam kıl" diye dua öğretmesini ve O'nun sonsuz hazinesini düşündükçe yani olana değil, oldurana baktıkça da bunun zor olmadığını görüyoruz ve istiyoruz.

    İşin diğer yönüne gelince:

    "Fetvaya en cüretkâr olanınız ateşe de en cüretkâr olanınızdır" hadîs-i şerifini biliyoruz. Bu cüretkârlığı göze alamayız. Onun için yazacaklarımız terim anlamıyla "fetva" olmayacaktır. Çünkü gerçek anlamı ile "fetva" "müftî"nin işidir. Müftî ise müctehid olmalıdır. Biz şimdilik müctehid olmadığımıza göre yapacağımız işe de "fetva" vermek değil, fıkıhtan verilmiş fetvalardan aktarmalarla güncel meselelerimize çareler teklif etmek olacaktır. Şimdilik müctehid değiliz, dememiz iddiali olarak karşılanmamalıdır. Çünkü biz bunu söylerken kendimizi değil, işaret ettiğimiz gibi verecek olanı düşünerek söylüyoruz. O'nun vergisine sınır getirme hakkına sahip değiliz.


    Alim programı yaklaşık üzerinde iki yıl çalışılarak elde edilmiş bir programdır. İnsanların kavram kargaşası içerisinde boğulduğu günümüzde böyle kapsamlı İslam Fıkhı Ansiklopedisi niteliğindeki bu programa gerçekten büyük ihtiyaç vardı.Elhamdülillah bunu geçekleştirdik.

    İnsanlar artık Fıkıh la alakalı sorularını en kısa kestirme yoldan Alim  Programından öğrenebileceklerdir. Bunun yanında çok değerli hocalarımıza halktan gelen bazı önemli sorular da programa alınmış ve misal teşkil edilsin diye bazı Fıkhi terimler soru sorularak öğretilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bazı güncel meselelerede (önceden fetvası verilmeyip sonradan çıkan ) ve müslümanların bocaladığı, Helal midir ? Haram mıdır ? şüphesini taşıdığı terimlerde bu programda etraflıca ehil hocaefendilerden öğrenilerek aktarılmıştır.

    Kısacası hem dünya hem Ahiret için gönderilen dinimizin Ameli, İtikadi, Ahlaki ve Siyasi yönündeki görüşlerini Ehli Sünnet Ve Cemeat çerçevesinde bu programda bulabileceksiniz. Çalışma bizden Tevfik Allah (C.C)tandır.

  • Evliya

    Velî kelimesinin cem'i (çoğulu) olan evliyâ, Allâhü Teâlâ'ya ve sıfatlarına mârifet tahsîl eden, Ehl-i sünnet itikâdını iyice öğrenip kabul eden, dâimâ tâat ve ibâdette olup, günahlardan sakınan kimsedir.

    Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebinde velînin muteber şartları dörttür:

    1- Doğru itikâd; mümkün olduğu kadar delilleri ile geniş olarak bilip, inanmak.

    2- Dînin lâzım olan hükümlerini bilmek, farz ve vâciblerden başka nâfile olarak bildirilenler ile amel etmek.

    3- Elden geldiği kadar güzel ahlâk ile ahlâklanmak.

    4- Kötü ahlâktan sakınmak.

    Velîler, hâyâ sâhibi olurlar, kitap ve sünnete uyarlar. Şefkatli, merhametli ve cömert olurlar. İmân sâhiplerine nasîhat ederler. Kendilerinden bir günah sâdır olunca, vakit geçirmeden tevbe ederler. Çok istiğfar, şükür ve zikrederler. Allâhü Teâlâ'dan korkarlar. Âhiret husûsunda korku ve elem içinde olurlar.

    Lüzûmsuz ve kötü sözden sakınırlar. Sevdiklerini Allâh için severler, kızdıklarına Allâh için kızarlar. Tevekkül ile sabredip, emr-i ma'rûf ve nehy-i münker ederler. İnsanlarla iyi geçinirler.

    Böyle olan mü'minlere evliyâullah, sâlihler, ebrâr, zâhidler ve müttakkîler denir. Bunlarda Allâhü Teâlâ'nın kerâmet yaratması vâki'dir, vardır.

    Kerâmâtın en şerif ve celîli kerâmât-ı mâneviyedir ki bu da kitab ve sünnet ahkâm ve esrâr-ı hakîkiyyesine ârif, mukte-zâsile âmil olmakdan, mârifet-i hâssa-i zât ve sıfât-ı hakka mazhariyetten başkalarını da bu saâdetlerle müşerref kılmağa kudret ve mezûniyet hâsıl eylemekten ibârettir. Meselâ; az zamanda uzak yere gitmek, uçmak, su üstünde yürümek, ihtiyaç halinde yemek ve su peyda olmak vs. Evliyânın kerameti tâbi olduğu peygamberin mucizesi olur. Her mü'min ibâdeti kadar vilâyet (evliyâlık) kazanır.

    Bir kimse bir velîye düşmanlık etse, Allâhü Teâlâ onu helâk eder. Bazı âlimler buyurdular ki, bir kimse yalan yere velilik dâvasında bulunsa, Allâh korusun, âhirete îmansız gider.
    Şeyh Ebû Hasan Şâzelî (r.h.) buyurdu ki, "Bir kimseyi, şeriattan dışarı çıkmış görürseniz, ona yaklaşmayınız.

  • Esma-ül Hüsna

    Esmâ-i Husnâ, Allah'ın güzel isimleri demektir.

    Bir âyet-i kerîmede:

    "En güzel isimler O'nundur (Allah'ındır)" (Haşr: 24) buyurulmaktadır.

    Diğer bir âyette de; en güzel isimlerin Allah'a ait olduğu belirtildikten sonra, bu isimlerle dua edilmesi tavsiye olunmaktadır (A'râf: 180).

    Allah'ın isimleri tevkifîdir. Yâni, Allah hakkında ancak âyet ve hadîslerde zikri geçen ve söylenmesine izin verilmiş olan isimler kullanılabilir. Rastgele isim izafe edilemez.

    Esmâ-i Husnâ ile ilgili olarak Buhârî ve Müslim'de:

    "Allah'ın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberlerse (îman eder ve ezbere sayarsa) Cennete girer" buyurulmuştur.

    "Kim bunları (Esmâ-i Husnâ'yı) mânâlarını anlayarak sayar, bunlarla Allah'ı zikrederse Cennete girer."

    Şâh-ı Nakşıbend Hz.leri bu hadîsle ilgili olarak buyurur ki:

    "Bu hadîs-i şerîfteki Ahsâ kelimesinin bir mânası, saymaktır. Diğer bir mânası ise, bu ism-i şerîfleri öğrenip bilmektir. Bir mânası da, bu esmâ-i şerîfin mûcibince amel etmektir. Meselâ: Rezzâk ismini söylediği zaman, rızkı için asla endişe etmemeli. Mütekebbir ismini söyleyince, Allahü Teâlâ'nın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir."

    Allah c.c. Güzel isimleri şu şekildedir.

     

    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİYM

    Hüvallahüllezi la ilahe illa hü.

    Ya Rahmanü Ya Rahimü Ya Melikü Ya Kuddusü Ya Selamü Ya Mü’minü Ya Müheyminü Ya Azizü Ya Cebbaru Ya Mütekebbiru Ya Haliku Ya Bariü Ya Musavviru Ya gaffaru Ya Kahharu Ya Vahhabu Ya Razzaku Ya Fettahu Ya Alimü Ya Kabidu Ya Basitu Ya Hafidu Ya Rafiu Ya Muızzü Ya Muzillü Ya Semiu Ya Basiru Ya Hakemü Ya Adlü Ya Lafiyfü Ya Habiru Ya Halimü Ya Azimü Ya Gafüru Ya Şeküru Ya Aliyyü Ya Kebiru Ya Hafizu Ya Mukitü Ya Hasibü Ya Celilü Ya Kerimü Ya Rakibü Ya Mücibü Ya Vasiu Ya Hakimü Ya Vedüdü Ya Mecidü Ya Baisü ya Şehidü Ya Hakku Ya Vekilü Ya Kaviyyü Ya Metinü Ya Veliyyü  Ya Hamidü Ya Muhsi Ya Mübdiü Ya Muidü Ya Muhyi Ya Mumitü Ya Hayyü Ya Kayyumü Ya Vacidü Ya Macidü Ya Vahidü Ya Samedü Ya Kadiru Ya Muktediru Ya Mukaddimü Ya Muahhiru Ya Evvelü Ya Ahiru Ya Zahiru Ya Batinu Ya Vali Ya Müteali Ya Berru Ya Tevvabü Ya Müntekimü Ya Afüvvü ya Raufü ya Malikel-Mülki Ya Zel-Celali Vel -İkrami Ya Muksitu Ya Camiu Ya Ğaniyyü ya Muğni Ya Maniu ya Darru Ya Nafiu Ya Nuru Ya Hadi Ya Bediu Ya Baki Ya Varisü Ya Reşidü Ya Sabüru Celle Celalüh.

  • Ashab-ı Kiram

    Peygamber efendimizi hayatta iken ve peygamber olarak bir ân gören, eğer âmâ ise bir ân konuşan mü’mine “Sahâbî” denir. Birkaç tânesine “Eshâb” veya “Sahâbe” denir. Hürmet olarak Eshâb-ı kirâm denir. Peygamberimizi, kâfir iken görüp de, Resûlullahın vefâtından sonra îmâna gelen veya Müslüman iken, sonra mürted olan ya’nî Müslümanlıktan çıkan sahâbî olamaz. Zaten Peygamber efendimiz, Eshâbından hiçbirinin sonradan kâfir olmıyacağını, ya’nî Müslümanlıktan çıkmıyacağını, hepsinin Cennete gideceklerini haber verdi.

     

    Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı kirâmı üçe ayırmıştır:

    1. Muhâcirler: Mekke şehri alınmadan önce, Mekke’den veya başka yerlerden, vatanlarını, yakınlarını terk ederek, Medîne şehrine hicret edenlerdir.

    2. Ensâr: Peygamber efendimize ve Muhâcirlere her türlü yardımda ve fedâkârlıkta bulunacaklarına söz veren Medîne şehrinde veya bu şehre yakın yerlerde bulunan Müslümanlardır.

    3. Diğer Eshâb-ı kirâm: Mekke şehri alındığı zaman ve daha sonra Mekke’de veya başka yerlerde îmâna gelenlerdir.

    Eshâb-ı kirâmın en üstünleri, Resûlullahın dört halîfesidir. Bunlardan sonra en üstünleri Cennet ile müjdelenmiş olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talhâ, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’dir.

    Eshâb-ı kirâmın adedi: Mekke’nin fethinde on bin, Tebük Gazâsında yetmiş bin, Vedâ Haccında doksan bin ve Resûlullah efendimiz vefât ettiği zaman yeryüzünde yüz yirmi dört binden fazla sahâbî vardı. Bu konuda başka rivâyetler de vardır.

    Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmdan râzı olduğunu, onları sevdiğini Kur’ân-ı kerîmde bildiriyor. ve meâlen:

    – Allah onlardan râzı, onlar da Allahtan râzıdır, ve:

    – Hepsine hüsnâyı, Cenneti va’dettik, buyuruluyor. Allahü teâlânın sıfatları ebedîdir, sonsuzdur. Bu bakımdan Eshâb-ı kirâmdan râzı olması da sonsuzdur.Bunun için bu mübârek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi konuşmamalıdır. Her zaman edebli, terbiyeli olmalıdır.

    Peygamber efendimizi sevenin, O’nun Ehl-i beytini ve Eshâbını, ya’nî arkadaşlarını da sevmesi lâzımdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

    – Sırât köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok sevenlerdir.

    – Eshâbıma dil uzatmakta, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, onları gücendirenler, Allahü teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhezesi, ibret cezâsı gecikmez, verilir.

    – Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların la’neti, Eshâbıma kötü söz söyliyenin, üzerine olsun! Kıyâmette Allahü teâlâ, böyle kimselerin farzlarını da, nâfile ibâdetlerini de kabûl etmez!

    – Kıyâmette, insanların hepsinin kurtulma ümidi vardır. Eshâbıma söğenler bunlardan müstesnâdır. Onlara Kıyâmet halkı da la’net eder.

    Eshâb-ı kirâm, seçilmiş insanlardı. Üstünlükleri diğer ümmetlerden çok fazlaydı. Meselâ, Hz. Ebû Bekir, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü idi. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

    – Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara yakışmıyan iftirâlar söyliyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz.

    Eshâb-ı kirâmın herbirinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh= Allah ondan râzı olsun” denir. İkisi için “radıyallahü anhümâ= Allahü teâlâ o ikisinden râzı olsun” Birkaçı veya hepsi söylenince “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” veya kısaca “radıyallahü anhüm= Allah onların hepsinden râzı olsun” denir.

13
Ara   Çarşamba   2017
Bismillahirrahmanirrahim
16:40:24

İmsak

05:32

Güneş

07:16

Öğle

12:20

İkindi

14:50

Akşam

17:05

Yatsı

18:37

Besmele TV
Besmele Sohbet Odaları

Günün Hadis'i

Sosyal Medya