DİNİ BİLGİLER

  • İslamda Dua

    Sözlükte “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamına gelen dua, din literatüründe, insanın bütün benliğiyle Allah ‘a yönelerek maddî ve manevî isteklerini O’na arz etmesi demektir. Duanın ana gayesi insanın Allah’ a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır.

    Bir başka deyişle dua sınırlı, sonlu ve aciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Kur’ân’da yirmi yerde dua kelimesi geçmekte, ayrıca pek çok ayette dua kökünden fiiller yer almaktadır.

    Duada daima tazimle birlikte istekte bulunma anlamı vardır. Dua aynı zamanda zikir ve ibadettir. Böylece duada biri zikir ve saygı, diğeri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur.

    Bu sebeple “Dua ibadetin özüdür” (Tirmizî) ve aynı sebeple en önemli ibadet olan namaz dua (salât) kelimesiyle ifade edilmiştir

    “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme” (Kehf 28)

    Bir ayette, “De ki; duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin? Ey inkârcılar! Size Resulün bildirdiklerini kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!” (Furkan 77)

    Buyrulmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Kur’ân’da insanın ihtiyaç ve sıkıntılarının giderildiği, kendini emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda dua isteğinin zayıfladığı, Allah’tan yüz çevirdiği, kendi güç ve yeterliliğini gözünde büyütüp nankör ve bencil olduğu, zalimane tutum ve davranışlar sergilediği anlatılmaktadır

    “Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, yine eski halinize dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.”(İsra 67)

    “Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini tamamen Allaha halis kılarak (ihlâsla) O’na yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler inkâr eder.” (Lokman 32)

    “İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” (Fussilet 51)

    İnsanın başı dara düştüğünde dua etmesinin

    ”Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak gireceklerdir.” (Mümin 60)

    Yanı sıra özellikle refah ve rahatlık durumlarında da Allah’ı hatırlaması kulluğun bir gereğidir. Duanın sadece Allah’a yöneltilmesi; Allah’tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler izafe edilen başka yaratıklara dua (ve ibadet) edilmemesi hususu Kur’ân’da ısrarla vurgulanmıştır

    “O halde sakın Allah ile beraber başka ilaha kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun.”( Şu’arâ 213) “Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etme! O’ndan başka ilah yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak ona döndürüleceksiniz.” (Kasas 88)

    TASAVVUFTA DUA

    Duaların Kabul Olmayışının 10 Sebebi
    Bir zamanlar Basra vilayetinin halkı İbrahim Edhem hazretlerine müracaat ederek dualarının kabul olmadığından şikâyet etmişler.
    Hâlbuki Cenabı Hak duaların kabul olunacağına dair vaadi vardır, deyince İbrahim Edhem hazretleri cevaben buyurmuş ki:
    -Sizin on şeyden dolayı kalpleriniz ölmüştür. Tabiatıyla dualarınız kabul olunmaz.
    Birincisi: Siz Allah’ı biliyoruz diyorsunuz da onun haklarını hiç eda etmiyorsunuz.
    İkincisi: Sizler Kuran okuyorsunuz ve lakin Kuran ile amel etmiyorsunuz.
    Üçüncüsü: Sizler, biz Rasulullahı seviyoruz, dersiniz de sünnet-i Resulullah ile hiç amel etmezsiniz.
    Dördüncüsü: şeytan düşmanımızdır. Bunu bildiğiniz halde ona uymaktan vazgeçmiyorsunuz.
    Besincisi: Cennete muhtacız, aşığız dersiniz de, cennete girmeye layık olmaya çalışmıyorsunuz.
    Altıncısı: Siz Cehennemden korkuyoruz diyorsunuz, velâkin onun ateşinden hiç de kaçtığınız yok.
    Yedincisi: Hepiniz Ölüm haktir deyip de ölüm için hiç bir hazırlık Yapmamışınızdır.
    Sekizincisi: İnsanın ayıplarıyla meşgul olursunuz da, kendi ayıplarınızı terk edip onları izale etmeye çalışmazsınız.
    Dokuzuncusu: Allahın nimetlerini yersiniz, fakat o nimetlere karşılık Allaha şükretmezsiniz.
    Onuncusu: Ölülerinizi defnediyorsunuz da, hiç ibret almıyorsunuz.
    Sizin dualarınız nasıl kabul olunur.

    MAKBUL OLAN DUALAR

    Cafer b. Muhammed (ra) şöyle demiştir

    -Dört şeye müptela olan kimsenin, dört şeyden nasıl habersiz durduğuna şaşıyorum.

    1-Dara düşen bir kimse, nasıl olur da “la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.” (Senden başka ilah yoktur. Sübhansın. Ben zalimlerden oldum) duasını okumaz. Nitekim bu duayı yapana, Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu:

    “Bunun üzerine onun duasını kabul ettik, kurtardık. Bu şekilde müminleri kurtarırız.” (Enbiya 88)

    2-Bir kimse bir şeyden korktuğu halde neden, “Hasbiyallahu ve ni’mel- vekil” (Allah bana kâfi, ne güzel vekildir) diye dua etmez. Bu manada Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu

    “Allah’tan nimet ve fazilet ile kendilerine hiçbir kötülük gelmeden geri döndüler. Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.” (Ali İmran 174)

    3-İnsanların hilelerinden korktuğu halde nasıl olur,

    “Ve üfevvidu emri İllallah. İnnallahe basirun bil’ibad” (İşimi Allah’a havale ediyorum. Allah kullarını görür, gözetir.) duasını okumaz. Bu hususta Allah’ü Teâlâ şöyle buyurdu:

    “Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allaha havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir.”( Mümin 44)

    “Allah’u Teâlâ onu, öbürlerinin kurduğu tuzakların kötülüğünden korudu. Firavun ve arkadaşlarını kötü azap kuşatıverdi” (Mümin 45)

    4-Bir kimse, cenneti istediği halde, “Maşallah, la havle vela kuvvete illa billâh” (Maşallah, güç ve kuvvet ancak Allah’ındır) duasını yapmaz. Nitekim bu konu da Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu.

    “Bağına girdiğinde: Maşallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan.” (Kehf 39)

    “Belki, Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir…” (Kehf 40)

    Resulullah (sa) şöyle buyurdu:

    -Ey âdemoğlu! Allah’ın cezasına güç yetiremezsin. Şu duayı oku:

    “Allahümme Rabbena Atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve kına azabe’n-nar.”(Allahım, bize dünyada ve ahirette iyilik ver. Ve bizi cehennem azabından koru)

    “Resulullah sa. Buyurdu: Hiçbir şey Allah katında bu duadan daha güzel ve faziletli değildir.

    “Hangi Müslüman bir dua ederse onun duasına icabet olunur. Ya dünyada onun isteği verilir veya ahrette onun için sevap olarak hazırlanır. Bunlar olmadığı takdirde duası kadar hatası silinir. Ancak, günahlık bir dua yapmazsa; akrabadan ayağını kesen biri değilse.”Hadis

    “Resulullah sa buyurdu: Sakınmak kadere fayda vermez; dua ise inmiş ve inecek olan kaza ve belayı geri çevirmede fayda verir. Şüphesiz bela inmeye başlar da dua onu karşılayıp durdurmaya çalışır ve (bu yüzden) kıyamete kadar itişip kakışırlar.”

    Resulullah sa. Buyurdu: Kalpler (bir şeyi alıp) koruyan kaplar (gibi)dir. Bir kısmı bir kısmından daha alıcı ve koruyucudur. Allahtan bir dilekte bulunduğunuzda, kabul olunacağına inandığınız halde isteyin. Çünkü gaflet içindeki bir kalp ile dua eden bir kulun duasını Allah kabul buyurmaz.”

    Resulullah sa. Buyurdu: Sizden biriniz, Allahım dilersen beni bağışla. Allahım dilersen bana merhamet et. Şeklinde dilekte bulunmasın. Bilakis dileğini kesinlik ifade eden sözlerle dile getirsin. Çünkü onu böyle demeye zorlayan yoktur.

    Resulullah sa. Uzunca dua eden bir adama; Bu kadar uzatmana gerek yok, de ki: Rabbim! Dünyada da bize iyilik ver, ahrette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru de.

    Resulullah sa. Buyurdu ki: Müslüman’ın kendi kardeşi gıyabında yapacağı dua makbuldür. Onun başucunda müvekkel bir melek bulunur. O ne kadar kardeşine hayır ile dua ederse, melek âmin der ve bir mislide sana diye ilave eder.

    “Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı ilham et. Benim içinde zürriyetim içinde iyiliğini devam ettir, Ben sana döndüm ve ebetteki ben Müslümanlardanım.” (Ahkaf 15) diye dua etmek Kuranın tavsiye ettiği dualardandır.

    İşimizi görecek sahibimiz, bizi kurtaracak efendimiz, yardımcımız ancak Allah tır.

    Resulullah sav. Buyurdu ki: Ya Beria! Allaha ismi azam ile dua etmek istersen Hadid suresinin baş tarafından üç ayet ve Haşr suresinin sonundan üç ayet oku ve böyle olan Allahım senden bana şöyle şöyle yapmanı dilerim de.

    Resulullah sa. Buyurdu ki: Yüce Allah cc. Buyuruyor k; kulum bana iki elini kaldırır dua ederse ben o elleri bağışlamadan geri çevirmekten utanırım. Melekler [Ey bizim ilahımız! O bağışlanacak kişilerden değil] dediler. Yüce Allah; fakat korkulacak olanda bağışlayacak olanda benim. Şahit olun ben onu bağışladım buyurdu.

    Önceden ilahi lütfe mazhar olmuş kimseye, sonradan işlediği suç tesir etmez ve onu velilik makamından indirmez. Hz. Âdem ve Hz. Yunus misalinde olduğu gibi

    “En güzel isimler Allaha aittir; o halde O’na bu isimler ile dua edin.” (Araf 180)

    İşimizi görecek emir sahibimiz, bizi kurtaracak efendimiz yardımcımız ancak Allah tır. Resul ve Nebilerin Kuranda yaptığı duaların bir kısmı şöyledir.

    Hz. Eyyüp as.”Bana hastalık isabet etmiştir, hâlbuki sen merhametlilerin en merhametlisisin (Ve ente erhamürrahimin)” ( Enbiya 83)

    Hz. Musa as. “Sen bizim velimizsin (ente veliyyuna ) o halde bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (Araf 155)

    “Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanadını ger ve deki [Rabbim onlar beni küçükken acıyıp büyüttükleri gibi] sen de onlara acı.” (İsra 24)

    DUALARIN KABULÜNE ENGEL OLAN ŞEYLER

    Dua ibadettir (Kulun kimden isteyeceğini bilmesidir. Rabbi’ni bilmesidir)

    “Bana dua ediniz, icabet edeyim. Çünkü Bana ibadette büyüklük taslayanlar, aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mümin 60)

    -Sizde yedi huy vardır, bunlar duanızın kabul olmasına engeldir.

    1-Siz, Rab’inizi darıltırsınız, ama onun rızasını almazsınız. Yani yaptığınız günahlardan pişmanlık duymazsınız.

    2-Biz Allah’ın kullarıyız dersiniz. Kulun yapması gereken şeyleri yapmazsınız

    3-Kur’anı okursunuz, ama onunla amel etmezsiniz.

    4-Haram yersiniz. Şüpheli şeyler yersiniz. Kendinizi bunlardan korumazsınız.

    5-Allah’a değil dünyaya taparsınız.

    6-Dünya geçicidir dersiniz fakat devamlı gibi hareket edersiniz.

    7-Dünyanın ahiretten hayırlı olduğunu söylersiniz, fakat dünyayı ahirete tercih edersiniz.

    -Kalbin ilacı beştir

    1-Salih kimselerle oturmak

    2-Kur’an okumak

    3-Midenin haramdan temiz tutulması

    4-Gece namazı kılmak

    5-Sabah namazında dua ve niyaz etmek.

    İbn Abbas (ra) şöyle buyurdu

    “Allah’a dua edip bir şey istediğiniz zaman avucunuzun içi ile isteyiniz, elinizin dışı ile istemeyiniz. Sonra da elinizi yüzünüze sürünüz.( Dua ederken avuçlarınızı açınız )

    İSLAM DA DUA NASIL YAPILIR?

    “İbn-i Abbas şöyle demiştir:
    “Duadan da seci’li nevini bırak, böylesinden sakın. Çünkü ben Rasülüllah’tan ve sahabelerinden seci’li, kafiyeli dua ile meşgul olmadıklarını bilmişimdir. Yani onlar bunu değil de ancak seci’li ve kafiyeli sözlerden çekinmeyi yapıyorlardı.”
    Görmekteyiz ki, Yüce Rabbimizin ayetleri ve bu ayetler ile terbiye edilmiş olan Peygamberimizin uygulamaları göz önüne alınınca duanın olması gereken adabı şunlar olmaktadır:
    Dua yaparken edebiyat yapılmamalıdır. Yapmacık, kafiyeli, seci’li ifadelerden ve tavırlardan kaçınılmalıdır.
    Dualar, Huşu ile umarak, korkarak ve ürpererek yapılmalıdır.
    Yapılan duanın kabul edileceğine kesinlikle inanılmalıdır.
    Dua yaparken önce Allah’ı anıp, hamdedilmeli, sonra da kişisel istekler istenmelidir. (Fatiha örneğinde olduğu gibi.)
    Haksız ve yersiz isteklerde bulunulmamalıdır. Kimsenin zararı istenmemelidir. Dualar, Kur’ân’da yer almış, Allaha Teâlâ’nın tasvip ettiği türden; günahların affı, kötülüklerin def’i ve örtülmesi, canın iman ile ve iyilerle beraber alınması, kıyamet gününde rezil ve rüsvay olmamak, hidayet, tövbenin kabulü, hayırlı bir nesile sahip olmak, iyi, güzel işler yapabilmek, cehennem azabından korunmak, ilim ve sağlık istemek için olmalıdır. 
    İşin aslını görünce, ısmarlama sözde duaların dua olmadığını ve Allah’a emirler yağdırırcasına TV. Ve radyolarda, camilerde, değişik merasimlerde yapılan artistik gösterilerin, düzmecelerin de dua olmadığını anlıyoruz.

    Kur’ân-ı Kerim’deki dua mahiyetindeki ayetler ön ve arkalarıyla pasaj içerisinde dikkate alındığında geçmiş peygamberler gibi o duaları edenler kendi bulundukları koşullar ve ortama göre niyazda bulunduklarını göreceğiz. O nedenle ısmarlama, basmakalıp, şablon birçoğu uyduruk, yalan-yanlış dualar(Ramazan Duası, Kenz-ül Arş Duası, İsm-i Azam Duası, Hacet Duası, Karınca Duası, Bereket Duası, İstihare Duası, Nazar Duası, Ağrı, sancı vs. duaları gibi) okuyacağımıza, biz de kendi şartlarımıza ve ortamımıza göre, kendimiz niyazda bulunmalıyız.

    Kesinlikle şablon dualar okumayalım, kendimiz, kendimizce dua edelim, yalvaralım.

    Bazı sure ve ayetler örnek dua metinleri mahiyetindedir. Mesela, Fatiha suresi Allah’ı veciz bir şekilde niteledikten sonra O’na kulluk ve duadaki ihlâsı ve insanlığın en çok muhtaç olduğu hidayeti (doğru yola ulaşma) içten dilemeyi eşsiz bir üslupla ifade eden sözleriyle bütün Müslümanların en çok okudukları dua metni haline gelmiştir. Bakara suresinin 201. ayetinde geçen, “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahir ahirette de güzellik ver; bizi cehennem azabından koru” mealindeki sözler de Fatiha’dan sonra en çok okunan dua olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de dua ile ilgili 200 civarında ayet mevcuttur.

  • Cihad

    Çalışmak, uğraşmak, çabalamak, gayret sarfetmek.

    İslâm'ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk'ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması "cihad"dır.

    İslâm'da cihad farzdır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: "Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı" (el-Bakara, 2/216). "Herhangi bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın " (el-Bakara, 2/193). "Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kişilerle savaşınız" (et-Tevbe, 9/29); "Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle savaşınız. " (et-Tevbe, 9/36). Hz. Peygamber (s.a.s.)'de "Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır" (Ebû Davûd, el-Cihad, 33) buyurmuştur.

    Yalnız, bu farz bazı hallerde farz-ı ayın; bazı hallerde ise farz-ı kifayedir. Müslümanlar içinden sadece bir grup cihadın gayesini gerçekleştirebiliyor, müslümanların yurt, mal, ırz, namus ve haysiyetlerini düşmanlara karşı koruyabiliyorsa o taktirde cihad farz-ı kifaye olmuş olur ve diğer müslümanların üzerinden sorumluluk kalkar. Şayet fert fert gücü yeten her müslümanın düşmana karşı koyma gereği varsa o zaman farz-ı ayın olur; herkesin bizzat cihâd etmesi icab eder.

    Cihâdın gayesi, yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir. İslâm'da savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil: bunları ortadan kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm'a sokmak yoktur. Cihad'dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm'ın yüce gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızalarıyla müslüman olabilecekleri onamları hazırlamaktır.

    İslâm'ın gayesi toprak ele geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile yetinmez. İslâm bütün dünyanın saadet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa, kendisinin beşeri sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumül bir din olduğunu göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek için müslümanların bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve uğraşmaya, büyük bir enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma gayretine cihad denir. Yeryüzünde zorbalar, batılın ve fitnenin devamını isteyenler, şirk ve müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde yayacakları kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu bakımdan cihadın İslâm'da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber'e, hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, "İman ve Allah yolunda cihad'dır." (Tecrîd-î Sarîh Tercümesi, VII, 445), buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihadla varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah yolunda savaşanları, gazilik ve şehitlik rütbesine erenleri öven ve onlar için büyük nimetler ve dereceler bulunduğunu haber veren birçok ayet ve hadis vardır.

    Müslümanlar savaşı istemezler. Ama savaş vukû bulunca sabır ve metanetle savaşırlar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Fakat düşmanla karşı karşıya gelirseniz sabrediniz, direniniz. " (Buharî, Cihad, 112, 156, Müslim, Cihad 19, 20; Ebû Davud, Cihad, 89) buyurmuştur. Müslümanlar savaş anında Allah'a güvenir ve Allah'ın kendileriyle beraber olduğunu bilirler. Onun şu buyruğunu hiç akıllarından çıkarmazlar. "Ey peygamber; sana da sana tâbi olan müminlere de Allah yeter. " (el-Enfâl, 8/64)

    İslâmiyet'e göre cihad, bize harp açanlara (el-Bakara, 2/190) verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara (et-Tevbe, 9/12-13), Allah'a ve ahiret gününe inanmayarak, Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı (et-Tevbe, 9/29), yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah'ın dinini hâkim kılmak (el-Bakara 2/19) gayesi ile meşrû kılınmıştır.

    Müslümanlar savaş için düşman memleketine girip bir şehri veya bir kaleyi muhasara ettikleri zaman, önce onları İslâm'a davet ederler. Kabul ederlerse kendileriyle savaşmazlar. Şayet İslâm'ı kabul etmezlerse İslâm devletine cizye vergisi vermesini isterler. Verirlerse mal ve can güvenliğini elde ederler. Bunu da kabul etmezlerse geriye savaşmak kalır.

    Bu durumda cihad için şu şartlar gerekir:

    a- Düşman, İslam'a girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır.

    b- Müslümanlarla düşman arasında herhangi bir anlaşma sözkonusu olmamaktır.

    c- Müslümanlarda cihad için gerekli askerî güç siyasî otorite bulunmalıdır.

    Bütün bu hususlar bir araya geldiğinde cihadın farziyeti gerçekleşir. O zaman düşmanla yapılacak savaşta şehirler yakılabilir, insanlar öldürülebilir ve düşmanın savaş gücü her şekilde zayıflatılmaya çalışılır. Yalnız kadın, çocuk, kötürüm, yaşlı ve körler öldürülmez. Barış, İslam devleti için uygun olduğu zaman yapılabilir. Düşmana hiç bir şekilde silâh vb. savunma vasıtası satılamaz. Bir müslüman topluluğu kâfirlere emân verirse, bunlarla, yeryüzünde fesat çıkarma ve İslâm'a saldırma durumu hariç, savaşılmaz. Cihad, bizzat sıcak bir savaş olacağı gibi normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapılabilir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: Müminler Allah ve Rasûlüne iman ederler, sonra da şüpheye düşmezler. Hak yolunda malları ve canları ile cihad ederler. İşte sadakat sahibi kimseler bunlardır" (el-Hucûrât, 49/15)

    Hz. Peygamber (s.a.s.) ise: "Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz" Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücadele eden mümindir, dili ile mücadele eden mümindir kalbi ile mücahede eden mümindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur" (Müslim, İman 20); "Şüphesiz ki mümin kılıcı ve dili ile cihad eder" (İbn Hanbel, VI, 387), buyurmuşlardır.

    İslâmiyet'in ilk devrelerinde müminlere İslâm düşmanlarına karşı yumuşak davranmaları, eziyetlerine katlanmaları müdafaa kasdıyla da olsa karşılık vermemeleri; sadece öğüt vererek İslâm'a davet yolunu takip etmeleri emredilmiştir. Bir ayet-i kerimede, "Siz, şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir" (el-Bakara, 2/109) buyurulmuştur. Çünkü o zaman müslümanlar sayı ve imkân bakımından son derece zayıftı. Düşmana karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanların adedi ve kuvveti biraz daha çoğalınca kendilerine ve akidelerine karşı direnenlerle savaşmalarına izin verildi. Müslümanlar büsbütün güçlenip düşmanları mağlup edecek seviyeye gelince de cihad müsaadesi verildi. " Artık saldırıya uğrayan müminlere zulme uğratıldıkları için cihad etme izni verildi... " (el-Hacc, 22/39). Bu izin Medine döneminde olmuştur.

    Ayrıca Allah Teâlâ'nın " Allah uğrunda gereği gibi cihad edin" (el-Hacc, 22/79), buyruğuyla, müslümanların nasıl davranması gerektiği belirlenmiştir. " Müminler ancak Allah'a ve Peygamberine iman eden, sonra şüpheye düşmeyen; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır. " (el Hucurât, 49/15) ayetinden de cihadın mal ve canla yapılacağını öğreniyoruz. Cihad konusundaki diğer ayet ve hadisler de göz önüne alındığında, cihadın başlıca şu çeşitlere ayrıldığını görürüz:

    1- Nefs'e Karşı Cihad Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: " Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Adûnî, Keşfu'l-Hafâ', I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. " Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.

    Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildiğini göstermektedir.

    2- İlim İle Cihad

    Cihad'ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk'a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.

    Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

    "Ey Muhammed! İnsanları Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).

    Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile cihad"dır. Bu usûle "Kur'an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli Kur'an'ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:

    "Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur'an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur'an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilmesi, Kur'an'ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (İbn Mâce, Fiten, 4011)

    3- Mal İle Cihad

    Mal ile cihad, Allah Teâla'nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

    Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm'ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.

    Hz. Peygamber'in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farizasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah'a vermişlerdir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "İman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilidir. " (el-Enfal, 8/72).

    "...Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).

    "Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. " (en-Nisâ, 4/95).

    4- Savaşarak Cihad Yapmak

    Cihad, müslümanlara farıdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk'ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen "İ'lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara, 2/190)

    Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)'ın adının yüceltilmesi (İ'lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.

    Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:

    "Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz. " (el-Bakara, 2/216).

    "Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut, 29/6).

    İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur'an-ı Kerîm'de:

    "Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.

    Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde taviz vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:

    " Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah'a güven ve dayan."

    "Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O'dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O'dur." (el-Enfâl, 8/63).

    İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:

    "O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).

    Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ'nın:

    " Andlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)

    "Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz'in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.

    Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:

    "Allah Teâlâ, Cennet'e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazi olurlar. Allah'ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat'ta da, İncil'de de, Kur'an'da da sabittir. Kim Allah'tan daha çok vadini yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)

    "Ey mü'minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah'a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

    "Rasûlullah'a: "-hangi iş daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah'a ve Peygamberine iman etmektir. " dedi.

    "-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabım verdi sonra "hangisidir?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac'dır, " buyurdu" (Buhâri, İman, 18)

    Abdullah b. Mes'ud şöyle anlatıyor: "Rasûlullah'a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî, Cihad, 1)

    Ebû Zerr (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlidir?" dedim. "Allah'a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü's-Sâlihîn, II, 531).

    Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)'e geldi ve: "-İnsanların hangisi efdaldir?" diye sordu. Rasûlullah: "-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)

    Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asil bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ'yı ziyadesiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

    "Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, İmâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

    "İki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü'l-Cihad, 12)

    Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

    Cenâb-ı Hak:

    "Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

    İşte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd'in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah'a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah'ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah'a istiğfar etmesi, Allah'a yönelmesi, Allah'a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah'ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.

    Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklidi terk etmektir.

    Rasûlullah (s.a.s.)'ın torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisizlikten uzak bulunmasıdır."

    Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm'a, insanları davet ederek Allah'ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm'ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm'a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah'ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm'ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm'da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah'ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah'ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.

    Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

    İnsanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar'ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.

    Cihad Allah İçindir ve Allah Yolundadır

    İslâm'da cihad, hedefsiz, gayesiz bir savaş değildir. İslâm'da cihad yalnız Allah yolunda olur. Bu şart, cihaddan ayrılmaz. İslâm'ın kendi hedeflerine varmak için niçin harp veya başka bir kelimeyi değil de; "cihad" kelimesini seçtiğini belirtirken, cihadın diğer kelimelerden farklı olduğunu ifade ettik. Bu farklılığı sağlayan bir hususiyet de "Allah yolunda" ifadesinin ve kavramının cihad kelimesinin içinde bulunmasındandır. "Allah yolunda" tabiri de İslâm'ın kendi mefkûresi için kullandığı terimler sözlüğünden bir terimdir. Bu terimi de bir çok kişi yanlış anlamış, halkı İslâm inancına boyun eğdirip, İslâm'ı kabul ettirip bunun için zorlamak olduğu düşüncesini "Allah yolunda cihad" olarak düşünmüşlerdir.

    Gerçekte, "Allah yolunda" terimi, İslâm kavramları içinde onların düşündüğünden çok geniş bir anlam belirtir. "Allah yolunda cihad" batılıların anladığı manada kutsal bir savaş değildir. İslâm nazarında, toplumun fayda ve mutluluğu için, geçici dünya arzusunda bulunmadan yapılan her hareket "Allah yolunda"dır.

    Allah'ın sana verdiği malları geçici dünyalık faydalar umarak sarfedersen bu "Allah yolunda" olmak değildir. Ama sırf Allah rızası için, bildiğin muhtaçlara yardım edersen şüphesiz ki bu "Allah yolunda" bir iştir. İşte bu "Allah yolunda" terimi, yalnız İslâm'a mahsus; maddi menfaat ve arzulardan uzak, sırf Allah rızası umulan davranışlar için kullanılır. Bunu yapan kimse bilir ki mümin. kardeşlerinin saadeti için yaptığı her iş Allah rızası içindir. Müminin geçici dünya hayatında istediği tek husus Allah Teâlâ'nın rızasını kazanmaktan başka bir şey değildir. İşte yüce Allah, bu anlama işaret etmek için cihadı, "Allah yolunda" kaydıyla sınırlamıştır. İslâm'ın istediği de budur. Müslüman topluluk veya fert, batıl ve beşerî sistemleri yıkıp, yerine İslâm akîdesine dayalı bir sistemi getirirken, harcayacakları çabaları ve yapacakları her türlü fedakârlıkları, kişisel çıkarlardan, nefsânî arzulardan uzak tutmalıdır. Bütün çırpınmalarının karşılığı olarak, hak ölçülerine uygun, adaletli bir sistemi getirmekten başka bir şey gözetmemelidirler. Mümin, yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez. Allah'ın kelâmını yüceltmek için, bu bitmeyen mücadelenin, dinmeyen savaşın karşılığında; mal, mülk, şan, şeref, rütbe, geçici dünyalık elde etme düşüncesi aklından geçmez.

    "İnananlar Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise tâğût yolunda savaşırlar..." (en-Nisâ, 4/76).

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah, ancak kendi rızası için olan cihadı kabul eder. Nefsânî arzulardan, kavmiyetçi kinlerden, kabilecilik taassubundan kopan savaşı değil... Yeryüzündeki her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp durur. Fıtrî gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır. fakat müslümanın çırpınış ve çalışması başka gayelere yöneliktir. O, yani, İslâm'a inanıp, onun sistemine bağlanan kimse, her şeyden önce İslâm inkılâbının gayesi olan Hakkı getirmek için canla başla, malla Allah yolunda cihad eder. Bütün gücüyle şer güçleri yıkmak, fitne ve fesat tohumlarının yeryüzünde yayılmasına engel olmak için çalışır. "Fitne yok olup din ve hâkimiyet yalnız Allah'ın oluncaya kadar" cihad eder. İşte İslâmî cihad budur.

  • İslamda Cennet ve Cehennem

    Sûr'un üflenmesi, bütün ölülerin dirilip kabirlerinden kalkması, amel defterlerinin kendilerine verilmesi ve mahşer meydanında toplanıp suâl ve hesaba çekilmesi ile mizan, şefâat, sırat, kevser, cennet ve cehennem gibi âhiret hayatına ait hususlara inanmaktır.

    Âhiret, bu dünyadan sonraki sonsuz hayattır. Allâhü Teâlâ, bu dünyayı ve bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. İsrafil Aleyhisselâmın birinci sûru üfürmesiyle kıyâmet kopup bütün canlılar ölecek, dünya ve dünya dışındaki her şey parçalanıp yok olacaktır. İkinci sûrun üflenmesi ile de mahlûkât yeniden dirilerek hesap vermek için mahşer yerine toplanacaklardır. Mahşerde Allâh'ın huzurunda bütün yaratıklar yaptıklarından hesâba çekilecek, en ince teferruatına kadar hesap verecekler, haklı, haksızdan hakkını alacaktır. Hesap işi bittikten sonra, iyiler Cennet'e, kötüler Cehennem'e girecektir. Cennet'e girecek olan insanların bir kısmı orada Cenâb-ı Hakk'ın cemâlini göreceklerdir. Âhirete inanmayan, Allâh'a ve peygambere da inanmamış olur.İmanın gerekliliklerini yapanların gideceği yer cennettir.
    Allah’ın emirlerini tazim eden ve nehyettiklerinden kaçınan kimse Cennete ve Cennet nimetlerine nail olur. Dünyada Allah’ı zikir ve ona ibadetin tadını alan kimse Allah’a ve Cennete kavuşmanın da tadını alır. Dünyada cömertlik, atâ ve ihsan ile ahlâklanan kimse ahirette Cenneti Ulyâ’ya girer.

    Haberde şöyle geldi: Cennet cömert olanların evidir.

    Dünyada ümmeti Muhammed’in malı ve ırzı hususunda emin olma vasfı ile vasıflanan kimseyi Hazreti Allah ahirette Cennete girme hususunda emin kılar. Doğru olanı Hazreti Allah daha iyi bilir.
    (Vesilet-ül Uzmâ



    Cennet ehli Allah katında tazim ve ikram görmüş olurlar. Ayrıca, hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir kimsenin kalbine, hatırına gelmeyen cennet nimetleri ve bâhusus Allah’ın cemal nimetinin tadına varmakla müstağrak olurlar. Allâh’ü Teâlâ’nın ihsan ve cömertliği cennet ehline bezledilmiş olur ve Cennet ehli orada her türlü kötü durumdan da emin olurlar.


    Ahiret hayatinda mükâfat görecek olanlarin toplanip yaşadigi yere cennet, ceza görecek olanlarin cezalarini çektikleri yere de cehennem denir.
    Cennet, Allah’ın sayısız nimetleriyle doludur. Bu manayı ifade eden değişik sıfatları vardır:
    1. Cennet’ün - naîm: Nîmetler bahçesi,
    2. Cennet’ül - huld: Dâimî bahçe,
    3. Cennet-i adn: Dâimî kalınacak bahçe,
    4. Cennet’ül - me’vâ: Barınılacak bahçe,
    5. Firdevs: Bahçe,
    6. Ravza: Çayır, çimeni bol olan yer,
    7. Dâr’ul - huld: Dâimî kalınacak yer,
    8. Dâr’ul - mukâme: İkâmet olunacak yer,
    9. Dâr’us - selâm: Emniyet ve selâmet yeri.
    Kur’an-ı Kerimde ve Hadîs-i şeriflerde cennet çeşitli yönleriyle anlatılıyor.
    Cehennem: Cehennemde cismanî ve ruhânî iki çeşit ceza vardır. Kur’an-ı Kerimde cismanî cezalar şu şekilde beyan olunmaktadır:
    1- Kur’an-ı Kerimde cehennem ateşinden ve bu ateşin yakıcılığından çeşitli defalar bahsedilmiştir. O derece ki, "Nar=ateş" sanki cehennemin ikinci ismidir. Buna yakın şu ifadelerle de Kur’an’da geçmektedir: "Sair = parlayan ateş" "Azab’ül-harik = yakıcı azap".
    2- Cehennemde gölge olmayacaktır. Hatta şöyle emir verilecektir: "Haydi, yalan saydığınıza doğru yürüyün. Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki onda gölgelik olmaz. Sizi alevlerden korumaz." (Mürselât: 29-31).
    3- Cehennemde serinlik olmayacaktır. "Orada serinlik ve içecek şey tatmayacaklar." (Nebe’: 24).
    4- Cehennemde rahatlık getirecek olan ölüm de toktur. Cismin ferah bulacağı hayat da yoktur. "Oraya (cehenneme) giren ne ölür ne de yaşar".
    5- Cehennemde içilecek yalnız kaynar su, cerahat ve irin vardır. "Ateşte daima kalacak olanlar, bağırsaklarını parça parça eden kaynar su içenler gibidir". (Muhammet: 15)
    6- Yiyecek, acı meyveler "Zakkum" vardır. "... Yoksa öyle bir zakkum ağacına konmak mı hayırlı? Biz bu ağacı zalimler için nimet kıldık. O ağaç cehennemin dibinde biter. Meyvesi yılanların başı gibidir. Onlar o ağaçtan yiyip karınlarını doyuracaklar, sonra üzerine kaynar sular içecekler, sonra dönüp gidecekleri yer cehennem olacaktır". (Saffât: 62 - 67.)
    7- Yiyecek olarak vücuda hiç faydası olmayan " Kuru dikenler" vardır."Onların bütün yiyecekleri dikenden başka bir şey değildir. (Bu gıda) onları ne (doyurur), semirtir, ne de açlıktan kurtarır." (Gâşiıe:6-7.)
    8- Ateşten elbiseler vardır."Kâfirler için ateşten elbiseler biçilmiştir" (Hacc: 19.)
    9- Demirden oturacak yer ve yatak vardır."Onlar için demirden gürzler de vardır".
    10- Boynunda halka ve zincirler vardır."Biz kâfirler için zincirler, lâleler (halkalar) alevli ateşler hazırladık". (Dehr: 4.) Bu saydığımız cismanî cezalardan başka öyle ruhânî cezalar olacaktır ki, bakanların gözleri dikilip kalacaktır. Birkaç ayetten örnek görelim: "O, Allah’ın öyle bir ateşidir ki acısı yürekleri sarar." (Hümeze:6-7) "Onlar, uğradıkları gam ve kederden (duydukları acı ızdırapdan) dolayı içinden çıkmak istedikçe yine oraya iade olunurlar (Ve kendilerine) : Yanmanın azabını tadın! denilir." (Hacc:22)

  • Anne ve Baba Hakkı

    Yüce Allah (cc), insanın ve bütün kâinatın yaratıcısıdır. Anne babalarımız ise dünyaya gelişimizin sebebidirler. Yeni doğan bir çocuk hayatını devam ettirebilmesi için zaruri ve tabii ihtiyaçlarını karşılamaktan acizdir. Bakıma, himayeye, sevgi ve şefkate muhtaçtır. Bu küçücük çocuğa bakacak, onun her türlü ihtiyaçlarını, olumsuzluk ve imkânsızlıklara rağmen kendi hayatını dahi tehlikeye atarak koruyacak, himaye edecek, büyütecek, yedirip içirecek olan yegane varlık onu doğuran annedir. Anneler ilahi rahmete benzer, hep verirler, karşılık beklemezler. Kendileri yemezler çocuklarını yedirirler, giymezler giydirirler, içmezler içirirler, uyumazlar uyuturlar, gülmezler ama çocuklarını güldürürler. Hep fedakârlık yapar annelerimiz.

    Çocuklarının bakımından temizliğine, eğitiminden yetişip büyümesine ve her türlü ihtiyaçlarının karşılanmasında anne ve babaların gösterdiği ilgi, alaka ve titizliğin derecesini kelimelerle ifade etmek adeta imkânsızdır. Anne babalarımızın üzerimizdeki hakları şunlardır:
    1-       ONLARA HİZMET EDEREK DUALARINI ALMAK:
                “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara,yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın..” Nisa su. 4/ 36.
                “Biz, insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır…” Ankebut su.29 / 8.
    Ebu’d-Derda’nın işittiğine göre, Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:“Anne-baba, kişinin cennete girmesine vesile olacak kapılardan birisidir. Bu kapıdan girme fırsatını kaybetmek ya da değerlendirmek artık senin arzuna kalmıştır.”  Tirmizi, Birr,3.
    Ebu Hüreyre (ra) nın rivayet ettiğine, Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdu : “ Burnu yerde sürünsün, burnu yerde sürünsün, burnu yerde sürünsün!” Sahabeler: “Ya Resulellah! Kimin burnu yerde sürünsün” dediler. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: “ Ana babasına, ikisinden birine yahut her ikisine birden ihtiyarlık zamanlarına yetişip de onların hayır dualarını alıp cennete giremeyen kimsenin burnu yerde sürünsün” Müslim, Birr,9. 2551/ 9; Buhari, Edebü’l-Müfred 21.
    Anne babaların çocuklarına yapacakları duaların kabul olunacağına dair Peygamber (sav) Efendimizin şöyle bir müjdesi vardır.
    “Üç dua vardır ki bunların kabul olunacağında şüphe yoktur. Bunlar Mazlumun (haksızlığa uğramış olan kimsenin) duası, misafirin ( ikramınıgördüğü kimseler için) duası ve anne babanın çocuklarına olan duasıdır.”   Tirmizi, Birr,7.
     
    2-      ANA- BABAYA İYİLİK VE İHSAN, ÇOCUKLAR ÜZERİNE FARZDIR:
    Yüce Allah (cc) Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
    “Rabb’in, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, ana-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘of ‘ bile deme; onlar azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” İsra su. 17/ 23-24.
    “Biz insana, ana babasına iyi davranmasını emretmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. İşte bunun için önce bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur..” Lokman su.31/ 14.
    Yüce Allah (cc) yine Lokman suresinde anne babamız hakkında; “Onlarla dünyada iyi geçinin.” Buyurmaktadır. Lokman su.31/ 15. Ayrıca bak. Bakara su. Ayet 83.
                Abdullah b. Amr (ra) nın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbin hoşnutluğu anne babanın hoşnutluğuna bağlıdır. Rabbin öfkesi ise, anne babanın öfkesine bağlıdır.” Müslim, Birr, 3.
                İbn Mes’ud’un (ra) anlattığına göre, bir adam Hz. Peygamber (sav) e,“Amellerin en üstünü hangisidir?” diye sorunca, Peygamber (sav) Efendimiz şöyle cevap verdi: “ Vaktinde kılınan namaz ve anne babaya iyilik etmektir. Sonra da Allah yolunda cihad etmek gelir.” Buhari, Tevhid,48.
    3-      ANNE BABAYA ASİ OLMAMAK, KARŞI GELMEMEK:
    Ana baba zalim dahi olsalar, onlara karşı gelmek, onlarla sert konuşmak, hakaret edip Kötü sözler söylemek asla caiz değildir. “… Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘of ‘ bile deme; onlar azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle..” İsra su. 17 / 24. 
    Peygamber (sav) Efendimiz de şöyle buyuruyor:  “Ana babaya karşı gelmek, büyük günahlardandır.” Buhari. Edep, 6.       “Ana babasına asi olan cennete giremez.” Nesai.Eşribe,46.
    Anam-babam çok şefkatsiz, onlara nasıl itaat edeyim? diyen bir kimseye, Resulullah (sav) Efendimiz buyurdu ki:
    “Anan seni dokuz ay karnında gezdirdi. İki yıl emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi ve kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmete katlandı. İdare ve maişetini temin etti. Sana dinini, imanını öğretti. Seni İslam terbiyesi ile büyüttü. Şimdi nasıl olur da, şefkatsiz olurlar? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?”    İmam-i Gazali. Ey Oğul.
     
    “Ya Resulellah! Yaşlı anamı elimle yedirip içiririm. Abdestini aldırır, sırtımda taşırım. Hakkını ödemiş olur muyum?” diye soran kişiye Peygamber (sav) Efendimiz buyurdu ki:
    (Hayır, yüzde birini bile ödemiş olamazsın. O sana, yaşaman için hizmet ediyordu, sen ise, ölümünü bekleyerek hizmet ediyorsun. Ancak Allah ü Teâlâ, bu az iyiliğine karşılık çok sevap ihsan eder.”    R. Nasıhin.
    4-      İTAAT ETMEK, KARŞI GELMEMEK:
    “Allah’a itaat, anaya yahut anne babaya itaate bağlıdır.” Tebrani. “ Ana babasına iyi bakanlara müjdeler olsun. Allah onların ömürlerini uzatır.” Ebu Yala, Hakim. “ Kim ömrünün uzun olmasını ve geçim kaynaklarının genişlenmesini istiyorsa anne babasına iyi baksın ve akrabalık bağlarını gözetsin.” Ahmet b. Hanbel.
    “Annesinin ayağını öpen, Cennetin eşiğini öpmüş olur.”
    Hz. Ebu Bekir (ra) nın kızı Esma (ra) şöyle dedi: “Resulullah (sav) zamanında annem müşrik olarak yanıma geldi. Ben de Resulullah (sav) e: “ Annem geldi. Benim kendisine iyi davranmamı umuyor. Anneme iyilik edebilir miyim? Diye fetva sordum.” Resulullah (sav) bana şöyle buyurdu: “Evet, annene iyilik et.” Buhari, 5/2410; Müslim,1003/50.
     
    5-      ONLARA SERT BAKMAMAK, ŞEFKAT VE SEVGİ İLE BAKMAK.
                     Peygamber efendimiz (Ana-babanın yüzüne merhametle bakana, hac ve umre sevabı yazılır) buyurunca, (Günde bin defa bakarsa da böyle midir?) denildi. Cevaben buyurdu: “Günde yüz bin defa baksa da...” R. Nasıhin
                Yine Peygamber (sav) Efendimiz buyurdular ki: “Ana-babanın yüzüne sevgi ile bakmak ibadettir.”   Ebu Nuaym.
    6-      ONLARI ÜZMEMEK, İNCİTMEMEK, RIZALARINI KAZANMAK.
                “Rabbin rızası, ana-babanın rızasında, gazabı da, ana-babanın gazabındadır.” Buhari
                “Ana-babasının rızasını alan mümine Cennetten iki kapı, üzene de Cehennemden iki kapı açılır.”   Beyheki.
    “Ana-babasını razı eden mümin, ne yaparsa yapsın Cehenneme girmez, inciten de Cennete girmez.”   Şir’a.
                “Hak teâlâ, bazı günahların cezasını kıyamete kadar geciktirir. Ana-babaya isyan bundan müstesnadır.” [Hakim.
    7-      ONLARDAN İZİNSİZ SEFERE GİTMEMEK.
               Cihad için izin isteyen birine Peygamber efendimiz, ana-babasının sağ olduğunu öğrenince, “Burada kal, onlara hizmet et, çünkü onlara hizmet cihaddır.”   Buhari. 6/2801. Müslim,2549/5.

                Peygamber (sav) Efendimiz kendisine, cihada gitmek için gelen başka birine de buyurdu ki:  “Annenin yanından ayrılma! Cennet onun ayağı altındadır.”  Nesai.
    Bir adam Peygamber (sav) Efendimize gelerek: “ Ben Allah’tan ecir isteyerek hicret ve cihat etmek üzere sana biat ediyorum” dedi. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
    “Annen ve babandan sağ olan var mıdır?” Adam: “ Her ikisi de sağdır” dedi. Peygamber (sav) Efendimiz: “Böyle iken sen Allah’tan ecir mi istiyorsun?”.Adam : “ evet” deyince, Peygamber (sav) Efendimiz : “Öyle ise Annen ve babanın yanına dön ve onlarla güzel sohbet et” buyurdu. Müslim, Birr,6.  2549/ 6.
    Biri de, hicret etmek için gelip, “Ya Resulallah! Ana-babamı ağlatarak geldim”  dedi. Peygamber (sav) Efendimiz bu duruma üzülerek buyurdu ki:  “Hemen git, onları ağlattığın gibi güldür!”    Ebu Davud. Cihad,31. Nesai, Biat,10. İbn Mace, cihad,12.
    8-      ONLARA SAYGI VE HÜRMETTE KUSUR ETMEMEK.
    “Bir adam Peygamber (sav) e geldi ve : “ İnsanlar arasında kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?” diye sordu. Peygamber (sav) Efendimiz: “Annen’dir” buyurdu. Adam: “Sonra kimdir?” Peygamber (sav): “Annen’dir” buyurdu. Adam: “ Sonra kimdir?” diye sordu.Peygamber (sav) Efendimiz yine; “ Annen’dir “ buyurdu. Adam yine sordu: “Sonra kimdir? ” Peygamber (sav) Efendimiz: “ Baban’dır”buyurdu.”   Buhari, 13/5974; Müslim, 2548/1.
                “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüzün hakkını gözetmeyen/ saygı duymayan bizden değildir.””   Tirmizi, Birr,15.
    “Hiçbir çocuk babasının hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa babalık hakkını ödemiş olur.”  Buhari, edebü’l-Müfret,10; Müslim,1510/25.
    9-      ÇAĞIRINCA HEMEN KALKIP YANLARINA GİTMEK:
    Anne babalarımız bizi çağırınca, hemen kalkıp yanlarına gitmek, buyurun demek gerekir. Onları bekletmemek, çağırdıkları zaman acil işimiz yoksa mutlaka yanlarına gitmeliyiz.
    Namazımızı nasıl Peygamber (sav) Efendimizin öğrettiği gibi kılıyorsak, Orucumuzu nasıl O’nun tuttuğu gibi tutuyorsak, Haccımızı nasıl O’nun yaptığı gibi yapıyorsak, annemize, babamıza, eşimize, kızımıza ve diğer tüm kadınlara da O’nun eşlerinize, kızlarına ve diğer Müslüman kadınlara davrandığı gibi davranmak zorundayız.
    “Sizin en hayırlınız kadınlara karşı iyi davrananlarınızdır.” Tirmizi, Rada, 11.
    “Ben annemi nasıl sevmem ki; o, beni bir müddet karnında; uzun bir zaman da kucağında; ölünceye kadar da kalbinin şefkat köşesinde taşıdı, taşımıştır. Ona saygısızlık göstermekten daha aşağılık bir şey bilmiyorum.”
     
    “Cennet annelerin ayakları altındadır.” Et.terğib, 3/ 316.  Kenz ül-Ummal, 45439.
    Peygamber (sav) Efendimiz bir gün: “ Size günahların en büyüğünü söyleyeyim mi?” diye üç kere sordu. Bunun üzerine sahabeler, “ Evet, ey Allah’ın Resulü.” Diye cevap verdik: Peygamber (sav) Efendimiz: “Allah’a ortak koşmak ve anne babaya isyan etmek ve eziyet etmektir.” Buyurdular. Buhari, Edep, 6.
    Yüce Allah (cc) anne babaya isyandan asla hoşlanmaz.( Ebu Davut, Dahaya, 20-21) Alemlerin Rabbi, kıyamet gününde ebeveynine baş kaldıranın yüzüne bakmayacak,( Nesai, Zekat,69). onu cennetine almayacaktır. (Nesai, Eşribe,46.)
    Ömrünü çocuklarını yetiştirmeye adayan, çocukları için kendi tüm arzularından feragat eden anneleri, “ ev hanımı” diyerek küçümseyenlere yazıklar olsun.
    Anne başa taç imiş,
    Her derde ilaç imiş,
    Bir evlat "pir" olsa da;
    Anneye muhtaç imiş!
    10- ANNE BABALARIMIZIN DOST VE ARKADAŞLARINA İYİLİK ETMEK:
    Sahabeden birisi Peygamber (sav) Efendimize gelerek:
    “ Ya Resulellah! Annem babam öldüler. Bunlar için bundan sonra yapabileceğim bir iyilik var mıdır?” Diye sorar. Peygamber (sav) Efendimiz o sahabeye şu cevabı verir:
    “Tabii ki vardır. Onlar için dua etmek, günahlarının bağışlanmasını Allah’tan dilemek. Hayatta iken verdikleri sözleri onların adına yerine getirmek. Onlardan yana olan akrabalık bağlarını gözetmeğe devam etmek. Onların dostlarına, arkadaşlarına iyilik etmek.” Ebu Davut, Edep, 129. İbn Mace.
    “Şüphesiz ki iyiliklerin en değerlisi, evlatların babalarının dostlarına yaptıkları iyiliktir.” Müslim. Birr, 11.
    “En iyi iyilik, insanın babasının samimi dostuna iyiliği,  ihsanı ve ziyareti devam ettirmesidir.” Müslim, Birr,12. Ebu Davud, Edep, 119. Tirmizi, Birr, 5.
    “Ey Rabbimiz! Amellerin hesap olunacağı gün, beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!” İbrahim su.14 / 41.
  • Abdest Nasıl Alınır

    Önce kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır, sonra "Niyet 
    ettim Allah rızası için abdest almaya" diye niyet edilir. Ve "Eûzü billahi 
    mineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm" okunur.

    Eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Parmak 
    aralarının yıkanmasına dikkat edilir. Parmaklarda yüzük varsa oynatılıp altının 
    yıkanması sağlanır.

    Sağ avuç ile ağıza üç kere ayrı ayrı su alınıp 
    her defasında iyice çalkalanır.

    Sağ avuç ile buruna üç kere ayrı ayrı su 
    çekilir.

    Sol el ile sümkürülerek burun 
    temizlenir.

    Alında saçların bittiği yerden itibaren kulakların yumuşağına ve 
    çene altına kadar yüzün her tarafı üç kere yıkanır.

    Sağ kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her 
    tarafı, kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.

    Sol kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her 
    tarafı, kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.

    Eller yeni bir su ile ıslatılır. Sağ elin içi ve parmaklar başın 
    üzerine konularak bir kere meshedilir.

    Eller ıslatılarak sağ elin şehadet 
    parmağı ile sağ kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın dışı; sol elin şehadet 
    parmağı ile sol kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın arkası 
    meshedilir.

    Elleri yeniden ıslatmaya gerek olmadan geriye kalan üçer parmağın 
    dışı ile de boyun meshedilir.

    Sağ ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak 
    uçlarından başlanır ve parmak araları iyice 
    temizlenir.

    Sol 
    ayak topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak uçlarından başlanır ve parmak 
    araları iyice temizlenir.

    Abdest bitince ayakta ve kıbleye 
    karşı "Kelime-i Şehadet" okunur.

    Abdestin Farzları: 

    1. Elleri dirseklere kadar kollarla birlikte 
    yıkamak. 

    2. Yüzü yıkamak. 

    3. Başın dörtte 
    birini meshetmek. 

    4. Topuklarıyla birlikte ayakları yıkamak. 


    Abdestin Sünnetleri: 

    1. Abdest almaya niyet etmek 

    2. Abdeste eûzü besmele ile başlamak. 

    3. Abdeste 
    başlamadan önce elleri bileklere kadar yıkamak 

    4. Dişleri misvak 
    veya fırça ile, yoksa parmaklar ile temizlemek. 

    5. Abdest 
    organlarını peş peşe ara vermeden yıkamak. 

    6. Yıkanan organları 
    ovmak. 

    7. Ağza üç kere su almak. 

    8. Oruçlu 
    olmadığı zamanlarda gargara yapmak. 

    9. Burna üç kere su vermek ve 
    sol elle sümkürmek. 

    10. Yıkanan her organı üç kere yıkamak. 


    11. Abdestte çift organları yıkamaya sağ organdan başlamak. 


    12. Eller ve ayaklarda yıkamaya parmak uçlarından başlamak. 


    13. Sakalı olanların sakalını hilallemesi. 

    14. 
    Parmaktaki yüzüğü oynatarak suyun altına ulaşmasını temin etmek. 


    15. Kulakları meshetmek. 

    16. Boynu meshetmek. 


    17. Başın tamamını meshetmek. 

    18. Parmakların 
    arasını hilallemek.

  • İslamda Ahlak

    Huylar, seciyeler, mizaçlar, anlamında bir kavram. Hulk, hulûk kelimelerinin çoğul şeklidir. Hulk veya hulûk insanın beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, "insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır" şeklinde tanımlanabilir.
    İslâm ahlâkı Kur'an-ı Kerîm'e dayanır. Yani her yönüyle Cenâb-ı Allah tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzumesidir. Her şeyden önce İslâm ahlâkı bir vazife ahlâkı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira Kuran-ı Kerîm'deki her emir, müminler için bir görev belirlemiştir. İnsanın bir mümin olarak bu emirlere muhatap olmayı kabul etmesi, bunları birer görev olarak telâkkî etmesi anlamındadır. Kur'an-ı Kerîm'de Resulullah (s.a.s.)'a hitaben: "Sen en yüce bir ahlâk üzeresin " (el-Kalem, 68/4) buyurulmuş ve Hz. Peygamber'in kendisi de: "Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim." buyurmuştur. (İbn Hanbel, Müsned, II, 381) Aynı şeklide Resulullah'ın bütün hadisleri insanların birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir mahiyetinde olup, Müslümanlara görev yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm'ın getirdiği ahlâk anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır.
    İslâm ahlâkının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet duygusudur. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), "Ameller niyetlere göredir" buyururken, İslâm'ın önemli bir prensibini belirlemiştir. (Buhârî, İmân, 41) Müslüman için bu niyetin arkasındaki en büyük yönlendirici duygu, müminin her davranışında "Allah rızasını" gözetme duygusudur. Zira mümin herhangi bir davranışta bulunurken, asla bir dünyevî çıkar yahut bir uhrevî sevap beklemeyip gönlünde sadece Allah rızasını ve onun sevgisini kazanma arzusunu taşımaktadır.
    "Yoksula, yetime ve esire onun rızası için yemek yedirirler ve "biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz" (derler)" (el-İnsan, 76/8-9).
    Niyet ve Allah rızası duygularının yanı sıra, Allah'u Teâlâ'ya karşı bir sorumluluk duygusu taşımak Müslüman ahlâkının temel prensiplerindendir. İslâm'a göre Müslümanın bu sorumluluk duygusu Allah'u Teâlâ'dan korkmak, onun emirlerine saygı göstermek ve bu emirleri asla aksatmaksızın yerine getirmek yasakladığı her şeyden kaçınmak İslâm ahlâkının temel ve ilk prensipleridir. Diğer bir temel prensip de müslümanın diğer mahlûkâta karşı son derece merhamet, adalet ve şefkâtle davranması, zayıf ve muhtaç olanlarına yardım etmesi, ana ve babaya saygılı olması ve onların gönüllerini kazanmaya çalışması v.s. hususlarıdır.
    Bütün bunların yanı sıra insanın kendi duygularına hakim olması, mütevazî, sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olması gibi prensipler de Müslümanın başkasına karşı sorumlu olduğu hususlardır.
    İnsanın, dolayısıyla Müslüman'ın, toplum içinde güzel ve hoş karşılanmayan her türlü kötü davranış ve alışkanlıklarını zamanla değiştirebilmesi gerekir. Bu kötü huy ve davranışlardan kurtulmanın tek yolu, iradesini kontrol altında tutup ona tam olarak sahip olmasıdır. Bu kötü davranış biçimlerinden de ancak Allah'ın bize emrettiği ibadetlere* sımsıkı sarılmak suretiyle kurtulmak mümkündür. Ama iradesine hakim olamayan bir kimsenin bu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşması kolay değildir. İbadetlere sıkı sıkıya bağlanmak, Allah'ı daima bizi görüyor gibi hissedip onu hatırda tutmak, sürekli olarak iyi insanlarla oturup kötülerden uzak kalmak, asî insanların bulunduğu yerlere gitmemek, Allah'ın emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınmak suretiyle İslâmî anlamda bir ahlâka sahip olunabilir.
    Bütün bu çizilen prensiplere göz attığımızda İslâm ahlâkının saf ve sağlam bir iyi niyete dayandığı; Allah'ın rızasına önem vermesi müntesibinden dünyevî hiçbir çıkar beklemeyip uhrevî bir fayda peşinde de olmaksızın sırf Allah rızası ve sevgisini göz önünde bulundurmasını talep etmesi gibi özellikleri ile her türlü şekilci ve pragmatist ahlâk anlayışından uzak olduğu görülmektedir.
    İslâm'da Emr-i Bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i Ani'l-Münker* prensibi insanların ahlâkını daima iyiye doğru yönlendirmek içindir. Hz. Peygamber'in "Ahlâkınızı güzelleştiriniz.", "Allah'ın ve Resulü'nün ahlâkı ile ahlâklanınız." diye tavsiyelerde bulunması Müslümanın daima ahlâkını güzelleştirmesi gerektiğini dile getirmektedir. Bunun yanı sıra, Kur'an-ı Kerîm'in birçok yerinde İslâm toplumunun daha mükemmel bir ahlâkî yapıya kavuşması için bir hayli emir ve nehiylerin sıralandığını ve Müslüman için Allah'ın razı olacağı bir hayat tarzının belirlendiğini biliyoruz. Bu gibi ahlâkî emir ve yasaklamaların bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
    "Rabbin yalnız kendisine ibâdet etmenizi, anneye ve babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır, yaşlanır, yanında kalırlarsa sakın onlara "öf" bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara acımadan dolayı, tevazu kanatlarını indir (onlara karşı alçak gönüllü ol) ve "ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse sen de bunlara acı " de... Seninle akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver. (Malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar Şeytan'ın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbi'ne karşı çok nankördür. Eğer (elin dar olduğu için) Rabb'inden umduğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüz çevirecek (onlara bir şey vermeyecek) olursan, bari onlara yumuşak söz söyle, gönüllerini al, bolluğa kavuşmaları için Allah'a dua et. Ellerini boynuna bağlanmış kılma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalırsın. (Ellerin boyna bağlanması cimriliği temsil eder. Ellerin açılması da israfi ifade eder. Yani cimrilik de israf da İslâm nazarında kötü bir alışkanlık olup her iki durumda da insanın pişmanlık duymasına yol açar.)... Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.
    Zinaya yaklaşmayınız. Çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur.
    Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyiniz. Kim zulmen birini öldürürse, onun velisi (olan mirasçısı)'na yetki vermişizdir. (Öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürmede aşın gitmesin. (Katil yerine katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiş) tir. Katilin akrabası kendisine verilen bu yetkiyi kötüye kullanmasın.
    Yetimin malına yaklaşmayın, ancak erginlik çağına (yaşına) erişinceye kadar en güzel tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz). Ahdi de yerine getirin. Çünkü insana ahdi sorulacaktır.
    Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha güzeldir.
    Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan (o yaptığın kötü şeyden) sorumludur.
    Yeryüzünde kabara kabara (böbürlenerek) yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın. Boyca da dağlara erişemezsin.
    Bütün bunlar hepsi kötü olan ve Rabbi'nin katında hoş görülmeyen şeylerdir. " (el-İsrâ, 17/23-38).
    İslâm'da ahlâkı iman'dan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur'anî emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün ahlâkî değerler elde edilir. Resulullah (s.a.s.):
    "Müminlerin iman* açısından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır." (Buhârî, Edeb, 39) buyurmuştur. Bu duruma göre ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi iman açısından da kemâle ermiş olamaz. Diğer bir hadiste de şöyle buyurur:
    "İman yetmiş türdür. En üstünü 'Lâ ilâhe illâllah'tır en aşağısı da yol üzerinde insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür." (Ebû Dâvud, Sünnet, 14).
    "Allah'a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz. " (Buhârî, İman, 7; Müslim, İman, 71-72).
    "Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet'in avlusunda bir köşk verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet'in ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet'in en güzel yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim. " (Ebû Dâvud, Edeb, 7).
    "Mîzana konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sayesinde, oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir. (Tirmizî, Birr, 62 ).
    Bu ve buna benzer hadislerde Hz. Peygamber güzel ahlâkın üstünlüğünü dile getirmiştir.
    Ayrıca: "Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir." (Müslim, İman, 14). "İnsanların en hayırlısı ömrü uzun olup amelleri de güzel olandır. " buyurmakla iyi müslümanı tarif etmiştir.
    Sahâbilerden biri Resulullah'a şöyle sorar:
    -İslâm'da en hayırlı iş nedir? Peygamber Efendimiz şöyle cevap verir: "Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına selâm vermendir." Ashâbın ileri gelenlerinden Abdullah İbn Mes'ud da buna benzer bir soru sorunca Resulullah şöyle buyurmuşlardır:
    "Vaktinde kılınan namaz,* ana babaya itaat*, Allah yolunda cihad*" İslâm ahlâkının temel prensipleri olarak sadece bunlarla amel eden ve bu prensipler çerçevesinde hareket eden bir toplum her zaman dimdik olarak ayakta durabilir.
    İnsanlara karşı daima yumuşak davranmak, hatalarına rastladığında, bu hatalarını son derece yumuşak bir ifadeyle ve onları üzmeyecek bir tarz ve uslüpla söylemek gerekir. İnsanları ikaz ederken de aynı üslûbu uygulamak müslümanın prensibi olmalıdır. İslâm'ın insanların hayatlarında görülen pratik ahlâkı insanın kendisine, hemcinslerine, çevresinde ve Allah'a karşı olan bütün görevlerini içine alır. Bütün bunlara baktığımızda İslâm ahlâkı hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevazu, adalet, ve benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir .
    Ayrıca İslâm yalan, küfür, lânet okuma, alay etme, kibirlenme, koğuculuk yapma, gıybet etme, riyâ, cimrilik, kıskançlık, vs. gibi duygu ve davranışların kesinlikle yasaklandığını bildirerek, müslümanın bütün bunlardan da uzak kalması gerektiğini açıklamıştır.

16
Kas   Cuma   2018
Bismillahirrahmanirrahim
00:54:10

İmsak

05:10

Güneş

06:50

Öğle

12:11

İkindi

14:54

Akşam

17:12

Yatsı

18:40

Besmele TV
Besmele Sohbet Odaları

Günün Hadis'i

Sosyal Medya